<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464</id><updated>2012-01-27T22:25:55.818-08:00</updated><title type='text'>lusin</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>52</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4049717227465036899</id><published>2011-01-14T15:47:00.000-08:00</published><updated>2011-01-18T03:27:36.455-08:00</updated><title type='text'>7. mühür</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;1-&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;onsekizinci filmi olan &lt;i&gt;bir yaz gecesi gülümsemeleri&lt;/i&gt; cannes'da gösterilince bir anda tanınan isveçli yönetmen ingmar bergman'ın ünü, ertesi yıl, 1957 yılında cannes'da 7. mühür filminin gösterilmesiyle katlanarak artar, tüm dünyanın ilgilendiği bir yönetmen olur. savaş sonrası yapılan önceki filmlerinde yoğun karamsarlık, umutsuzluk gözlenirken yedinci mühür filmiyle yönetmen, tüm bu bulantılı, karışık huzursuzluk için bir tarif bulmaya çalışıyor gibidir. bu filminde ve sonraki bazı filmlerinde ruhsal, merafizik ögeler nedeniyle kamerasını sık sık gökyüzüne yöneltmesi nedeniyle, günlük sorunlarla uğraşmayı tercih eden,  bergman sinemasını küçümseme eğiliminde olan genç isveçli yönetmenlerce,  bergman'ın&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;a) meteoroloji sineması&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;b) dikey sineması&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;c) tanrısal sineması&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;d) metafizik sineması&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;şeklinde adlandırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDXM-r1EOI/AAAAAAAADqw/blkXSzniB3U/s1600/atlar.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDXM-r1EOI/AAAAAAAADqw/blkXSzniB3U/s320/atlar.jpg" border="0" height="240" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;b&gt;2-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;7. mühür filmi 14. yüzyıl ortalarında geçer. şövalye antonius block ve silahtarı jöns on yıl süren haçlı seferinden dönmektedirler. yorgun ve bıkkındırlar. anayurtlarında veba salgını vardır.  o dönemde vebanın, tanrı'nın günahkar kullarını cezalandırmak için uyguladığı bir cezalandırma yöntemi olduğuna inanılırdı. bu sırada dış ses yuhanna incili'nin 10/7 babından şunları söyler: "ve kuzu 7. mührü açınca göğü bir sessizlik bürüdü. bu yarım saat kadar sürdü ve 7 melek ellerindeki 7 borazanı çalmaya hazırlandılar." incil'in bu sözleri neyi haber vermektedir? (ayrıca bilen biri varsa cehaletimi mazur görerek bana açıklayabilir mi,  buradaki kuzudan kasıt isa mı? çünkü yuhanna isa'ya "tanrının kuzusu"diye seslenmektedir hep.)&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;a) kıyameti&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;b) isa'nın yeniden doğuşunu&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;c) doğal felaketlerin süreceğini&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;d) yeni bir savaşı&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDXDIPsg7I/AAAAAAAADqs/yZhUfS26Iho/s1600/satran%25C3%25A7.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDXDIPsg7I/AAAAAAAADqs/yZhUfS26Iho/s320/satran%25C3%25A7.jpg" border="0" height="233" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;3-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;siyah pelerini içinde ölüm gelir. antonius block ona satranç oynamayı teklif eder. çünkü zamana ihtiyacı vardır. satranç sürdükçe ölüm canını almayacak, şövalye de kendisi için gerekli olan zamanı kazanmış olacaktır. şövalye niçin zaman istemektedir ölümden?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;a) uzun zamandır görmediği sevgilisi dulcinea'yı son bir kez görebilmek için&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;b) tanrıyı aramak için&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;c) kuzeni roderick usher ile buluşup, şatonun mahzeninden geldiği sanısı ile huzursuzlaşıp geceleri uykusunu kaçıran o tıkırtıların nedenini sormak için&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;d) stalker ile buluşup, o gizemli yolculuğa çıkmak ve  her şeyin gerçekleştiği zone'a  ulaşabilmek için&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDX4ZwjH0I/AAAAAAAADq0/mVv8rMsORQc/s1600/hokkabaz.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDX4ZwjH0I/AAAAAAAADq0/mVv8rMsORQc/s320/hokkabaz.jpg" border="0" height="246" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;4- &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;ve işte bergman'ın en mutlu çifti görünür. hokkabaz jof ve eşi mary. masum, iyimser, neşeli, eğlenceli bir çift. sağlıklı, tatlı bir bebekleri var. onlar sahnedeyken kuşlar cıvıldar. jof öyle saf ve günahsızdır ki metafizik, dinsel figürleri görebilmektedir. sevgili karısı ona inanmaz ve bu hayalleri başkasına anlatmaması için uyarır onu. sahnede ilk göründükleri sabah jof, yine bir hayal görür. kimi?&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;a) kalenin burçlarında danimarka kralının hayaletini&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;b)sekiz yaşında bir kız, on yaşında bir erkek çocuk, mürebbiyelerinin elinden tutmuş korkuyla kaçıyorlar, arkalarında da iki hayalet.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;c) altın bir taç giymiş kutsal meryem, çocuk isa'nın elinden tutmuş, onu yürütüyor&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;d) cloak lane evini ve penceresinde de dr dee'yi büyü yaparken&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;b&gt;5-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;kafasındaki sorunlarla boğuşan bergman, filmlerinde sanki sesli düşünür, bu sorunları enine boyuna konuşup, umutsuzca bir çözüme ulaşmaya çalışır. kendilerine ve tüm varoluşsal sorunlara derinlemesine ama hep kuşkuyla bakan karakterleri, bu sorunları içtenlikle ve şiddetle çözmeye uğraşırlar. 7. mühür’de bergman, tanrı’yı arar, tanrı’nın varlığının işaretlerini görmek ister. nitekim yolculukları sırasında şövalye ve silahtarı bir kiliseye gelir. silahtar, kilisenin duvarına korku dolu bir veba hikayesi çizmekte olan ressamla konuşur. silahtar tanrıtanımazdır, bütün metafizik sorunlar için rasyonel bir yanıtı vardır. bu da onu alaycı, eğlenceye düşkün, yaşama bağlı biri yapmaktadır.  mesela, yol boyu şarkı söyler, içki içer, kızlarla eğlenmeyi sevdiğini söyler vs. ressamla konuşurken, on yıl boyunca haçlı seferleri sırasında çektikleri eziyeti anlatır ve der ki; “hepsi tanrı adınaydı. bu sefer öyle anlamsızdı ki ancak bir idealistin planı olabilir.”:)&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;bu arada bergman’ın babasının lutherci bir papaz olduğunu ve lutheryan kiliselerde bu tür grafik ve ikonaların serbest olduğunu, babası iş başındayken kilisede olan çocuk bergman’ın babasını dinlemek yerine, yaratıcılığını, duvarlardaki bu resimlerle beslediğini söyleyebiliriz. babasından hoşlanmayan bergman’ın filmlerinde papazlar hep olumsuz karakterlerdir. geçelim. silahtar, ressamla içip, sarhoş olup, kendisini tarif eden, eğlenceli bir resim çizerken, şövalye içeriye, acı dolu isa heykelinin altına gider (aynı heykel&lt;i&gt; kuzey ışıkları &lt;/i&gt;filminde de yok muydu?). çan çalmaya başlar ve şövalye, demir kafes arkasında pelerinli birini görür, onunla konuşmaya başlar. bu pelerinli kişi kimdir&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;a) elbette kilisenin rahibi&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;b) satranç oynadığı ölüm meleği&lt;/div&gt;c) kasabalının dışladığı, şeytanla günaha girdiği söylenen cadı kadın&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;d) daha önceki sahnede gördüğümüz hokkabazın eşi mary&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;6-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;her bergman filmini izledikten sonra olduğu gibi 7. mühür filminde de senaryoyu  enine boyuna okuma isteği uyandıran şu konuşma çok iyidir. bizzat benim, bizim endişelerimizi dillendiriyor gibidir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; olabildiğince açık konuşmak istiyorum. ama kalbim boş. bu boşluk, yüzüme tutulan bir ayna gibi kendimi görüyorum. içim korku ve tiksintiyle doluyor. insanlara karşı duyarsızlığımla, kendimi çevremden soyutladım. şimdi bir hayaletler dünyasındayım. rüyalarım ve hayallerimde tutsak kaldım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; yine de ölmek istemiyorsun?...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; hayır… istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; neyi bekliyorsun?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; bilgi istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; garanti istiyorsun.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; her neyse… insanın duyularıyla tanrı’yı kavraması o kadar imkansız mı? o neden yarım vaadlerin ve görünmeyen mucizelerin ardına saklansın? kendimize inancımız yoksa, başkasına nasıl inanç duyabiliriz? benim gibi inanmak isteyen, ama yapamayanlara ne olacak?... ya inanmayanlar, inanamayanlar?... içimdeki tanrı’yı neden  öldüremiyorum? onu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor? neden her şeye rağmen bu şaşırtıcı gerçeklikten kurtulamıyorum?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;ben bilgi istiyorum! inanç ya da varsayım değil, bilgi! tanrı’nın elini uzatıp kendini göstermesini ve benimle konuşmasını… karanlıkta ona sesleniyorum, ama sanki hiç kimse yok.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; belki de kimse yoktur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; o halde yaşam korkunç bir şey. her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz!.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; çoğu insan ne ölümün ne yaşamın hiçliğini düşünür.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; ama bir gün her şeyin sonunda karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;ölüm:&lt;/b&gt; evet. o gün…&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;şövalye:&lt;/b&gt; korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra da o imgeye bir tanrı adını veririz.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;bu sorumuz bir yorum sorusu ve doğrudan &lt;b&gt;&lt;a href="http://mutlaktoz.wordpress.com/" style="color: black;"&gt;kaçak&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;’a.  bergman filmlerine, nihilist meseleler dolayımında bakıp, bizim için yazabilirse, zevkle okuruz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;7-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;şövalye ve silahtar civarda dolaşırken bir köye gelirler. silahtar bir eve girer ve orada vebadan ölmüş bir kadını görür. o sırada, yukarıdan gizlice eve birinin girdiğini görür ve kapının arkasına saklanır. adam, ölü soyucudur, ölü kadının yüzüğünü, bileziğini çalar. o sırada silahtar çıkar ve onu tanıdığını söyler; adam ilahiyat fakültesinden biridir, bir din adamıdır. silahtar’a pişkin ve alaycı yanıtlar verir. insanların ve tanrı’nın onları duymadığını söyleyerek inançsızlığını gösterir. İnanç,  din adamı olsun ya da olmasın herkesin sorunudur bergman filmlerinde. bizzat din adamının inanç sorunu olduğunu kış ışıkları filmindeki rahip dolayımında da bizzat görürüz zaten. bergman, özellikle din konusuna dışardan, alaycılıkla ve yargılayıcılıkla hiç yaklaşmaz. insan kendisiyle baş başayken inanç konusuna nasıl yaklaşırsa öyle içerden sorgular meseleyi. bergman kamerası kiliseye girer ve tanrı’yı orada arar.bu arada, hırsızın çaldığı gümüş, pahalı bilezik sonunda kimin olacak?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;a) hokkabazın karısı mary’nin&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;b) silahtarın hizmetkarının&lt;/div&gt;c) şeytanla günaha giren kadının&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;d) maalesef kuyuya düşecek&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDau-As9GI/AAAAAAAADq4/K-BxcvOF41I/s1600/e%25C4%259Flenceb%25C3%25B6l%25C3%25BCn%25C3%25BCr.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDau-As9GI/AAAAAAAADq4/K-BxcvOF41I/s320/e%25C4%259Flenceb%25C3%25B6l%25C3%25BCn%25C3%25BCr.jpg" border="0" height="223" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;8-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;kumpanya köye ulaşır; ölümün, karamsarlığın, korkunun ve bu insanların inançlarındaki dehşet saçan tanrı’nın kol gezdiği köye bir anda şenlik gelir. kuş sesleri, müzik, masum bir eğlence… insanların yüzü güler, korkularını unuturlar, çok güzeldir bu sahne. ama bir anda ilahi sesleri, siyah pelerinlerinin kapişonları altında yüzleri gizli din adamları, ellerinde tütsüler… alana gelirler. Ellerinde isa heykelini ve sırtlarında kocaman çarmıhı taşırlar, günahkarlar kırbaçlanır ve alanı bir anda tanrı’nın elçilerinin kasveti, korkutuculuğu doldurur. eğlenen insanlar korku dolu bakışlarla diz çöker, göz yaşı dökerler. Hırsız-rahip insanlarla alay ederek, küçümseyerek, vebayı, ölümü, tanrı’yı ve hepsinin öleceğini hatırlatır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;hırsız-rahip daha sonra handa birisini günah keçisi gibi gösterip onunla hem eğlenir hem kavga eder. kimdir bu?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;a) silahtar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;b) hokkabaz&lt;/div&gt;c) şövalye&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;d) ressam&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;9-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;işte yine mutluluk tablosu: hokkabaz jof, karısı mary, misafirleri ile piknik yapar, müzik çalar, neşeyle konuşurlar. şövalye hiç  olmadığı kadar huzurludur; “inanç taşıması zor bir yüktür. ne kadar yüksek sesle çağırırsan çağır, karanlıktan sıyrılıp, hiç gelmeyen biri gibi,” der. bergman karakterinin meselesi neyse, obsesif bir şekilde dünyaya hep o mesele dolayımında bakar böyle. mary misafirlerine ikramda bulunur ve hepsi aynı kaptan iştahla yiyip içerler. ne ikram etmiştir mary?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;a) kara ekmek ve elma şarabı&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;b) soğuk et ve bira&lt;/div&gt;c) yaban çileği ve süt&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;d) cevizli çörek ve çay&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDbQu90dWI/AAAAAAAADq8/updHD3M1hQI/s1600/%25C3%25B6l%25C3%25BCmgelir.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDbQu90dWI/AAAAAAAADq8/updHD3M1hQI/s320/%25C3%25B6l%25C3%25BCmgelir.jpg" border="0" height="239" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 54pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 54pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;10-&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;hep birlikte yolculuk ederler. gecede esrarlı bir hava vardır, ay, bulutlar, rüzgar… oysa bunları esrarlı gören ve bakışları doğrultusunda yorumlayan hep insanlardır. aslında tanrı da insanların gördükleriyle onun varlığını ve işaretlerini yorumladıkları bir şeydir bu bağlamda. çünkü tanrıtanımaz silahtar doğayı olduğu gibi görür ve insanların metafizik yaklaşımlarına paralel rasyonel açıklamalar yapar. mesela, karşılarına çıkan cadı yakıcıları, cadı kızı ateşe koyduklarında, “onunla kim ilgilenecek,” diye söylenirler, “melekler mi, şeytan mı, hiçlik mi?” silahtar, “hiçlik efendim,” diye yanıtlar hiç kuşku duymadan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;yolculuk sonunda şövalye’nin şatosuna gelirler. karısı onlara kahvaltı hazırlar ve masada incil’den filmin girişinde duyduğumuz 7 mühür bölümünü okur. ölüm kapıyı çalar ve herkes kendi inancı ölçüsünde ve saygıyla karşılar ölümü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;son sahnede hepsini tepede uzaktan görürüz. Hepsi elele, dansederek ilerlemektedir. bergman bu sahneyi çekmek için teknik yetersizlik içinde olduğunu ve tam da istediği gibi çekemediğini söylemiştir. mutlu ve masum bir tanrı inancı taşıyan, saf hokkabaz ailesinin kurtulmuş olması umut vericidir ve iyi bir son duygusu verir, ama yine de hüzünlü bu sondur bu. ölüm, kafilenin en önünde elinde ne taşıyarak ilerlemektedir?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;a) incil&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;b) çarmıhta isa heykeli&lt;/div&gt;c) tırpan ve kum saati&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;d) kuru kafa&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="margin-left: 36pt; text-align: left;"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 0, 51); font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;&lt;br /&gt;//&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;justine, muhteşemsin! soruları boşver, yanıtların şahane. çay içer misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/TTV4gdgPxWI/AAAAAAAAAbw/myvu9YL0N2o/s1600/%25C3%25A7ay.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 268px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/TTV4gdgPxWI/AAAAAAAAAbw/myvu9YL0N2o/s400/%25C3%25A7ay.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563485413757142370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.flickr.com/photos/alanfrombangor/"&gt;şuradan&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: left;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-4049717227465036899?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/4049717227465036899/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=4049717227465036899&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4049717227465036899'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4049717227465036899'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2011/01/1-onsekizinci-filmi-olan-bir-yaz-gecesi.html' title='7. mühür'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TTDXM-r1EOI/AAAAAAAADqw/blkXSzniB3U/s72-c/atlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5110870145443581598</id><published>2010-12-14T08:25:00.001-08:00</published><updated>2010-12-14T08:28:12.710-08:00</updated><title type='text'>yeşil'in sırları II</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:large;"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: rgb(19, 79, 92);"&gt;katil: yeşil&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;o:officedocumentsettings&gt;   &lt;o:allowpng/&gt;  &lt;/o:OfficeDocumentSettings&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:trackmoves/&gt;   &lt;w:trackformatting/&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:donotpromoteqf/&gt;   &lt;w:lidthemeother&gt;TR&lt;/w:LidThemeOther&gt;   &lt;w:lidthemeasian&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeAsian&gt;   &lt;w:lidthemecomplexscript&gt;X-NONE&lt;/w:LidThemeComplexScript&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;    &lt;w:splitpgbreakandparamark/&gt;    &lt;w:enableopentypekerning/&gt;    &lt;w:dontflipmirrorindents/&gt;    &lt;w:overridetablestylehps/&gt;    &lt;w:usefelayout/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;m:mathpr&gt;    &lt;m:mathfont val="Cambria Math"&gt;    &lt;m:brkbin val="before"&gt;    &lt;m:brkbinsub val="&amp;#45;-"&gt;    &lt;m:smallfrac val="off"&gt;    &lt;m:dispdef/&gt;    &lt;m:lmargin val="0"&gt;    &lt;m:rmargin val="0"&gt;    &lt;m:defjc val="centerGroup"&gt;    &lt;m:wrapindent val="1440"&gt;    &lt;m:intlim val="subSup"&gt;    &lt;m:narylim val="undOvr"&gt;   &lt;/m:mathPr&gt;&lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" defunhidewhenused="true" defsemihidden="true" defqformat="false" defpriority="99" latentstylecount="267"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="0" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Normal"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="heading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="9" qformat="true" name="heading 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 7"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 8"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" name="toc 9"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="35" qformat="true" name="caption"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="10" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" name="Default Paragraph Font"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="11" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtitle"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="22" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Strong"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="20" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="59" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Table Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Placeholder Text"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="1" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="No Spacing"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" unhidewhenused="false" name="Revision"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="34" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="List Paragraph"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="29" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="30" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Quote"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 1"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 2"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 3"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 4"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 5"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="60" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="61" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="62" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Light Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="63" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="64" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Shading 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="65" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="66" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium List 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="67" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 1 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="68" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 2 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="69" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Medium Grid 3 Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="70" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Dark List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="71" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Shading Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="72" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful List Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="73" semihidden="false" unhidewhenused="false" name="Colorful Grid Accent 6"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="19" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="21" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Emphasis"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="31" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Subtle Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="32" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Intense Reference"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="33" semihidden="false" unhidewhenused="false" qformat="true" name="Book Title"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="37" name="Bibliography"&gt;   &lt;w:lsdexception locked="false" priority="39" qformat="true" name="TOC Heading"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;&lt;br /&gt; /* Style Definitions */&lt;br /&gt; table.MsoNormalTable&lt;br /&gt; {mso-style-name:"Normal Tablo";&lt;br /&gt; mso-tstyle-rowband-size:0;&lt;br /&gt; mso-tstyle-colband-size:0;&lt;br /&gt; mso-style-noshow:yes;&lt;br /&gt; mso-style-priority:99;&lt;br /&gt; mso-style-parent:"";&lt;br /&gt; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;&lt;br /&gt; mso-para-margin-top:0cm;&lt;br /&gt; mso-para-margin-right:0cm;&lt;br /&gt; mso-para-margin-bottom:10.0pt;&lt;br /&gt; mso-para-margin-left:0cm;&lt;br /&gt; line-height:115%;&lt;br /&gt; mso-pagination:widow-orphan;&lt;br /&gt; font-size:11.0pt;&lt;br /&gt; font-family:"Calibri","sans-serif";&lt;br /&gt; mso-ascii-font-family:Calibri;&lt;br /&gt; mso-ascii-theme-font:minor-latin;&lt;br /&gt; mso-hansi-font-family:Calibri;&lt;br /&gt; mso-hansi-theme-font:minor-latin;&lt;br /&gt; mso-bidi-font-family:"Times New Roman";&lt;br /&gt; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}&lt;br /&gt;&lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZguXNdSI/AAAAAAAADno/vfAXemPtKFw/s1600/Phthalocyanine_green.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZguXNdSI/AAAAAAAADno/vfAXemPtKFw/s200/Phthalocyanine_green.jpg" border="0" height="145" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span&gt; Otel odamın kapısı hızlı hızlı vuruluyordu. Gözümü açtım. Uyandırılmanın en korkunç şekli. “Gir!” diye bağırdım aynı hırçın ve yüksek sesle. Onu gördüğüm her seferinde nedense hidrojen sülfür kokusunu duyma yanılsaması içinde olan burnumu hoşnutsuzlukla kırıştırarak, “bu ne telaş, Lisa?” diye sordum, kimyager arkadaşıma. Her zaman ki ölçen biçen, laboratuvarında onca ıvır zıvır, cam tüp arasında hayalet kadar sessiz ve sakınımlı dolaşan sebatkar bilim kadını arkadaşım, işyerine kör bir fil dalmış gibi darmadağınık görünüyordu. &lt;span&gt; &lt;/span&gt;Hala yatakta uzanmış yatan bana gazeteyi uzattı. “Perdeyi açsana,” dedim gözümü yazıları seçmek için kısıp. Yağmurlu, pis bir günün zehirli yeşilimsi ışığı odaya sızdı. Ahizeyi kaldırıp odama iki büyük fincan kahve getirmelerini söyledim. Gazeteyi alıp, bir daire içine alınmış haberi okudum:&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.cnnturk.com/2010/yasam/diger/06/30/napoleon.bonapartein.bir.tutam.saci/581765.0/index.html"&gt;Fransız devriminin generali ve Fransa'nın ilk Cumhurbaşkanı Napoleon Bonaparte'a ait bir tutam saç, Yeni Zelanda'da yapılan açık artırmada 13 bin dolara alıcı buldu.&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;“A-haa, şimdi anlıyorum,” dedim. Lisa’nın tutkuyla sürdürdüğü bir hobisi bu; &lt;span&gt; &lt;/span&gt;tarihe &lt;span&gt; &lt;/span&gt;bakıp, oradaki gizemli olayları, cinayetleri çözmek ya da kimsenin bir yazgı doğrusunda değerlendirmediği olaylar arasındaki bağlantıları, rastlantı ve şans faktörlerini de hesaba katarak yeniden analiz etmek. Ona kalırsa, mesela, Obama’nın başkan olması, tamamiyle Dred Scott adındaki kölenin 1846 yılında özgürlüğüne kavuşmak için açtığı davaya bağlıydı. Scott’un bu davayı kaybetmesi, önce kölelik karşıtı Abraham Lincoln’ün başkanlığının yolunu açmış, çok sonra ise Obama’nın. Bu bağlantılar onu sözün tam anlamıyla, büyülerdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;Ya da, İngiltere’nin ve Amerika’nın en iyi adamı, profesyonel istihbaratçı&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;Philby’nin  aslında bir Sovyet casusu olması, sonraki tarihlerde Amerikan ve İngiliz gizli haberalma teşkilatlarının birbirlerine olan güvenlerini zedelemesi ve bunun sonucu olarak tarihte bazı olayların bu zedelenmeye bağlı gelişmesi Lisa için çok ilgi çekiciydi... ve Lisa boş bulduğu her saat kütüphaneye kapanıp okuyor, okuyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZuHGsVsI/AAAAAAAADns/PZcTPk1sygM/s1600/napoleon.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZuHGsVsI/AAAAAAAADns/PZcTPk1sygM/s200/napoleon.jpg" border="0" height="151" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span&gt;Komplo teorilerini, buluşlarını üstünde denediği kişi ise bendim. Bildiklerimle ona sağduyulu itirazlarda bulunuşum, kılı kırk yararak bulduğu kanıtları önüme sermesinin coşku dolu bahanesini yaratır. “Saçı analiz etmene izin vereceğeni düşünüyor musun bu İngiliz koleksiyonerin?” diye sordum. Çünkü Lisa, Napolyon’un mide kanserinden öldüğüne inanmıyordu. Napolyon’un &lt;/span&gt;ölmeden önceki yılları içeren günlüğünü &lt;span&gt; &lt;/span&gt;okumuştu ve ayrıntılar üstündeki titiz çalışması göstermişti ki sürgün İmparator her gün yavaş yavaş zehirlenerek öldürülmüştü! Eğer Napolyon’un saçını analiz edebilirse, orada büyük miktarda arsenikle karşılaşacağına neredeyse emindi. “Ne yapıp edip o saçtan bir kaç tel alırım,” dedi, kahvesinin son damlasını başına dikip.&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;Bir süre görüşmedik Lisa ile. Bu saç hikayesini de neredeyse unuttum. Dün sabah buluşma önerisiyle bana telefon açtığında sesinde amacına ulaşmış, tatminkar bir ton vardı. “Sana her şeyi bir bir açıklayacağım,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer onun, büyük, yuvarlak masası ve tıklım tıklım kitapla dolu küçük çalışma odasında buluştuk. Ona, saçı nasıl ele geçirdiğini sorduğumda, göz kırpıp, sözde işveli bir kadın gibi kıkırdadı. “Hey allahım, Lisa, bilim aşkına yapamayacağın şey yok mu senin!” diye güldüm. Laboratuvarında ele geçirdiği saçı defalarca analiz etmiş ve şundan artık kesin olarak eminmiş ki, Napolyon Bonaparte zehirlenmiş. Ancak bunu kimin yapmış olabileceğine emin olamamış bir süre. İmparator’un sürgün yaşadığı evde yaklaşık yirmi  hizmetli varmış, ama hemen hepsi çok emin, güvenilir insanlarmış. Ayrıca bu tür eylemlere karşı çok hassas bir güvenlik ekibi varmış İmparator’un.&lt;span&gt;  &lt;/span&gt;Kendisi adaya gönderildikten sonra atanan Vali J. M. Thompson gerçi Napolyon’dan nefret ediyormuş, öyle yazıyormuş günlüğünde ama, onu öldürecek kadar mı nefret ediyormuş? &lt;span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZ6MlisMI/AAAAAAAADnw/InUVM2jH-3E/s1600/napoleon-wallpaper.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZ6MlisMI/AAAAAAAADnw/InUVM2jH-3E/s200/napoleon-wallpaper.jpg" border="0" height="139" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra Lisa’nın aklına benim yeşil üstüne yaptığım araştırmam gelmiş. Hiç ümidi yokmuş yanıt alacağından, ama neden olmasın, gazeteye bir ilan vermiş. İmparator’un odasındaki duvar kağıdının bir parçasını elinde bulunduran insanlara bir çağrı içeriyormuş bu ilan. &lt;span&gt; &lt;/span&gt;Çok şaşırtan bir gelişme olmuş, ilana yanıt gelmiş! Bir kadın, duvar kağıdının örneğinden kendisinde bulunduğunu yazıyormuş mektubunda. İmparator’un evini ziyaret eden bir atası biraz duvar kağıdı yırtıp almış ordan ve koleksiyon defterine yapıştırmış. Kadın mektubuna bu parçayı da iliştirmişmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;Burada Lisa heyecanım ve merakım biraz daha artsın diye bekledi. “e. hadi devam et!” diye çığlık attım, “yoksa duvar kağıdı, Scheele Yeşili miymiş!?” “Evet!” diye çığlığıma çığlıkla yanıt verdi. “ Bir konuşmamızda söylemiştin Lusin, hatırla: Carl Wilhelm Scheele 1775 yılında arsenik çalışmasının ortasında en şaşırtıcı, en güzel yeşili icat etmiş. Boyanın 1777 yılında üretimine geçilmiş. Ama bilimadamının 1776 yılında arkadaşına yazdığı mektup endişe doluymuş. Kullanıcıların, onun zehirli olduğu konusunda uyarılmaları gerektiğini yazıyormuş. Ama satıcılar ya bu uyarıyı dikkate almamışlar ya da bu yeşil öyle çekici bir renkti ki herkes duvarına mutlulukla bu zehri yapştırmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;“Koca İmparator Napolyon, duvar kağıdındaki yeşil nedeniyle mi öldü yani?... Piyuuu, kadere bak, onca topun, tüfeğin karşısından, &lt;span&gt; &lt;/span&gt;Rus soğuğundan sağ çık ve odanda huzur içinde şekerleme yaparken zehirlen…” “Evet,” dedi Lisa, “aynen öyle olmuş olmalı. Ayrıca günlüklerde Napolyon sürekli havanın neminden dert yanıyor. Arsenikle tepkimeye giren küf odanın bütün atmosferini zehirlemiş olabilir.&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;“Ancak,” dedim düşüncelere dalarak, “yine de fena bir ölüm değil.” Lisa, neden, der gibi kaşlarını kaldırdı. “Çünkü o dönemde arseniksiz yapılmış korkutucu grilere, ürkünç kahverengilere, berbat sarılara bakarsak, insan odasının duvarında bu yeşilden başkasını düşünemiyor.” Bunun üzerine kahkahayı patlattık, İmparator’un şerefine yemyeşil nane likörümüzü de tokuşturduk.&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeaDXXNZcI/AAAAAAAADn0/oX_Q46jYNCw/s1600/island.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeaDXXNZcI/AAAAAAAADn0/oX_Q46jYNCw/s320/island.jpg" border="0" height="145" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="color: rgb(12, 52, 61);"&gt;Bilmece:&lt;/span&gt;&lt;/b&gt; çok kolay, napolyon’ın sürgün gönderildiği ve hayatının son altı yılını geçirerek 51 yaşında öldüğü bu adanın ismini soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5110870145443581598?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5110870145443581598/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5110870145443581598&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5110870145443581598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5110870145443581598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2010/12/ye%C5%9Filin-s%C4%B1rlar%C4%B1-ii.html' title='yeşil&apos;in sırları II'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_JZ-lgvyOSd8/TQeZguXNdSI/AAAAAAAADno/vfAXemPtKFw/s72-c/Phthalocyanine_green.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-1521494639489927460</id><published>2010-12-01T19:50:00.000-08:00</published><updated>2010-12-13T10:43:32.489-08:00</updated><title type='text'>olan biten ve gayane'nin dedesi</title><content type='html'>keyfim yerindeydi. doktorun verdiği ilaçlar işe yaradı. geceleri kabus görüp duvarları filan yumruklamadım. diğer hapishane sakinleri ile ufak tefek sohbet de ediyorduk.  beni, gereksizliği ile şaşırtıcı işlerin uzmanı olarak görüyorlardı.  gülüyorlardı bana. mesela çoğunun bedeninde dövme var ya, "hıristiyan ermeniler önemli bir hac vazifesini yerine getirince gövdelerine işaret yaparlar.  honk kong'ta da bir  triad üyesini ejderha dövmesinden tanıyabilirsiniz," diyordum, şamata başlıyordu, hepsi gülerek omuzlarındaki, kalçalarındaki dövmeleri gururla gösteriyorlardı. "ah maria," diyordum, "senin denizkızı dövmendeki parlak renk, emprosyonizm'le çakışıyor."  o zaman maria'ya " seni entel seni" diye  sataşıyorlardı gülerek. onlara, "bir resme baktığında onu tüm duyularınla algılamayı başarırsan, seni kendi anlamına çeker ve işte gizini aralayabilmişsindir resmin ve nerdeyse ete kemiğe bürünür. bir tutku anındaki esrimeyi yaşayabilirsin o an. bence  asiliğinizi vurguladığınız bu dövmelerle siz o esrimeyi kendi teninizde daim kılıyorsunuz. bu çok heyecan verici," dediğimde, anlamıyorlardı belki ama sessiz ve gururlu dinliyorlardı.... burada övgü o kadar az duyulan bir şey ki, bu övgüyü yücegönüllü bir sessizlikle kabulleniyorlardı.  biri en sevdiği rengin mor olduğunu mu söylüyor. "ooo... cinselliğin ve iktidarın rengi. kleopatranın yelkenleri mor renkliydi ve hatta tüm sarayı mor porfir taşlarla süslenmişti," diye sezarlı, kleopatralı bir hikaye anlatmaya başlıyordum.  dinliyorlar, çocuksu bir merakla soru soruyorlar, ama sohbet bitince de benimle dalga geçerek dağılıyorlardı. öyle de olsa yüzlerinde rahatlamış, bulundukları yerde olmanın ağırlığından uzaklaşmış duru ve güzel ifadeyi görüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o fotoğraf hikayesini konuştuğumuz günden son ana kadar, müdürümle görüşmedik. ama avluda dolaşırken, arkadaşlarımla konuşurken, öyle sanıyorum ki gözü,  hapishanesinin bu tuhaf konuğunun üstündeydi. bir seferinde penceresinde bir gölge görüp el salladım. gölge derhal kayboldu:) seviyordum müdürümü. gardiyanlar, doğrudan, açık seçik bir ifadeyle, yargılamasız bakıyorlardı insanın yüzüne, sanki el birliğiyle bir iş gününü daha bitiriyorduk, filan. iyiydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnız kızlardan biri vardı ki benden uzak durup, karşılaştığımızda da anlamadığım bir dilde kötü kötü söyleniyordu. bir seferinde yemekhanede yemeğimi almış masaya giderken ayağıma çelme taktı, boylu boyunca düştüm. gardiyan farketmiş yaptığını, derhal gelip, çekiştirip götürürken kızı, durdurdum. "hata benimdi," dedim, "onun bir kabahati yok." kızla aramızı düzeltmeye yetmedi yine de bu, türkçe, "s.... git!" dedi. sonraki sözleri yine anlamadığım bir dildeydi ya,  türkçe küfür duyunca üstüme bir gurbetlik filan mı çöktü nedir, çok duygulandım. peşinden gittim.  beni duvara ittirdiğinde farkettim kolundaki dövmeyi. "Արամ Խաչատրյան..." diye fısıldadım. o da şaşırdı bunu bilmeme. ermeni asıllı rus besteci için 1998 yılında basılmış 50 dramlık paranın dövmesiydi bu. "öyle severim ki Խաչատրյան'nın bestelerini,"dedim, "kolunda işi ne!?" cevabı duyduğumda, şaşıran bendim. "o benim büyükdedem."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra en yakın arkadaşım oldu, gayane. ermenice, neşeli demek isminin anlamı ve büyük dedesinin de bir balesinin adı aynı zamanda. büyükdedesi hakkında çok konuştuk. onu, halk müziği temalarıyla senfonik eserler besteleyerek, elitist klasik müziği, halkın anlayacağı bir duyuşa çevirdiği için, gerçek bir komünist olduğu için sevdiğimi söylediğimde, dedesinin, komünist ideallere içten bağlılığını göstermek için bestelediği ikinci senfonisi, şekilci ve halk karşıtı bulunarak parti sekreteri şdovrin tarafından nasıl suçlandığını anlattı. dedesi için zor yıllarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendisi de müzik eğitimi almış, ama en çok dedesini, dedesinin senfonilerini anlatmayı seviyordu. "düşün,"diyordu, "tek sözcük rusça bilmeden tiflis'ten çıkıp moskova'ya gitmiş. hiç müzik eğitimi almadığı halde, gnesin müzik okuluna viyolonsel öğrencisi olarak kabul edilmiş!" "olmak istediğin şeye cüret edip, kalkışırsan eninde sonunda o olursun,"demiştim. "ama deden, halk müziği ezgilerini senfoniye uyarlamasıyla değil, dünyaca ünlü senfonistlerin sonuncusu, dahi bir müzisyen."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gayane niçin orada, italya'da bir hapishanede olduğunu anlatmayı pek sevmiyordu. birgün anlattı bana ya belki ilerde size de anlatırım. tutku dolu, karışık bir hikayesi var. "tek sözcük italyanca bilmeden buraya geldim,"derken dedesinin tarihini tekrar etmek istediğini anladım elbette, ama ona, üstün yeteneğin, dehanın genetik bir özellik olmadığını söylemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün çamaşırhane nöbetimiz sırasında beyaz çarşafa kömürle çizdiği dedesinin keman konçertosu notalarını bana hediye etmesini istediğimde, "varımızı yoğumuzu aldınız, bir çarşafın lafı mı olur," diyerek acı acı sitem etse de aramız hep  iyiydi. ona dedesinin müziğini, türk motiflerini andıran ezgileri ve komposizyondaki folklorik öğeler nedeniyle kendime çok yakın bulduğumu söylediğimde, "bizim kültürümüze ait her şeyde türk izlerinin olması, tarihsel zalimliği bu kadar açık kanıtlarken, nasıl oluyor da vurdumduymazca inkar edilebiliyor her şey, anlamıyorum," demişti. ne denilebilir ki... "ben de anlamıyorum, gayane."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi, üstünde porteler çizili o çarşafı açıp, gayene'nin heyecanla bana dedesinin keman konçertosunun notalarını açıklayışını, ıslıkla müziği çalıp, elimden tutup dans edişimizi hatırlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bak," diyor, "burda nasıl hızlı, ama metanetli, kahramanca bir vurgusu var müziğin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"şimdi birinci bölüme kontrast şekilde kafkas ezgisi geliyor; hissettin mi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"burdaysa, ağır, tutumlu... ama ah, nasıl lirik..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o güzel günden birkaç gün sonra gardiyan, beni müdürün çağırdığını söyledi. odasına girip, türk kırmızısı halının üstünde beklerken, sevgili müdürüm, masasında oturmuş bir takım evrakları imzalıyordu. keman soyguncuları arnavutluk sınırında yakalanmış, benimle bağlantıları kurulamamış. serbestmişim. benden bir şey isteyip istemediğimi sordu. "isterim," dedim. bahçeye inip, gayane'ye doğru yürürken, hoparlörden, adı bilmece olan dedesinin müziği duyuluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="40" width="400"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=23298268&amp;amp;style=metal&amp;amp;p=0"&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=23298268&amp;amp;style=metal&amp;amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window" height="40" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;not:&lt;/span&gt; cremona hapishanesinden çıktım anlayacağınız üzere. biraz değiştim. eski coşkulu neşem kalmadı pek, renkleri de eski parıltılarıyla algılayamayacağım çok açık. ama kötü mü oldu bu? hiç sanmam. sevgili gayane ile tanışıklığım, size ünlü ermeni asıllı rus bestecisinin adını sormak için de hoş ve anlamlı bir vesile oldu. bestecinin maskarad, spartaküs balelerini, piyano, flüt, keman konçertolarını, iki senfonisini zaten defalarca dinlemişsinizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki siz,  siz ne hallerdesiniz acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 255, 0); font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-1521494639489927460?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/1521494639489927460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=1521494639489927460&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1521494639489927460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1521494639489927460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2010/12/gayanenin-dedesi.html' title='olan biten ve gayane&apos;nin dedesi'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-6604959629281217810</id><published>2010-05-26T00:44:00.000-07:00</published><updated>2010-05-26T01:32:13.581-07:00</updated><title type='text'>lavtacı juan leonardo martinengo'nun heyecan dolu kavuniçi macerası I</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zT6fzIkNI/AAAAAAAAAbI/Sy24p3859vQ/s1600/engizisyon.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 234px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zT6fzIkNI/AAAAAAAAAbI/Sy24p3859vQ/s400/engizisyon.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5475484248897523922" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="40" width="400"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295683&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0"&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295683&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window" height="40" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mazlumların tanrısı dilsizdir&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Artık bizim kral ve kraliçemiz değil Ferdinand ve de İsabel. Yurdumuz değil İspanya. Engizisyon başladı. Evlerimizden bohçalarımızla, valizlerimizle koşarak çıkıp arkada bıraktığımız bu ülkede engizisyon ateşleri alev alev.  Annemle babamı da aldı bu ateş... “Çünkü bizim kendi Tanrımız var.” Böyle dedi babam. Ve onların Tanrısı İspanya’nın katolik olmasına karar verdi. 13 yaşındayım ve ölmeye götürülürken annem, söz verdim ona; hayatta kalacağım. Bu, hayatta kalanın öyküsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son hamursuz bayramında evlerde toplanıp geç saatlere kadar şunu konuştu büyüklerimiz: Nereye gideceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zSuPTk9oI/AAAAAAAAAaw/ZVVLykCJm-g/s1600/tekneler.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 355px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zSuPTk9oI/AAAAAAAAAaw/ZVVLykCJm-g/s400/tekneler.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5475482938800141954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="40" width="400"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295720&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0"&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295720&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window" height="40" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:85%;" &gt;Juan…Lavtanı çal, kederli olmasın şarkın n’olur &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;2 Ağustos 1492 tarihinde güneş Palos limanına doğuyor. Hastalıklı, durgun, sıcak hava denizin üstünde buğulanıyor. Sessiz ve uykulu gökyüzünden aşağıya kaydırırsanız gözlerinizi, önce limandaki koca gemiyi, zır deli Kristof Kolomb’un Hindistan’a yeni bir yol bulmak için kullanacağı gemiyi görürsünüz. Ve onca kalabalık limandaki gürültü, İspanya adliyesinin aradığı bir yığın suçlunun çalışacağı bu gemiden çıkmaktadır sadece. Limandaki diğer üç küçük gemiye doluşan 250 bin yahudi sessiz, ama kımıltılı, ürpertili…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ülkemizi terk etmek için verilen dört aylık süreyi iki gün aştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, Kolomb’un kocaman gemisi limandan çıkıyor ve bizim küçük teknelerimiz derin dalgalar üzerinde sarsılırken korkuyla tutunacak bir yer arıyorum. Elimden çekip beni dizinin dibine oturtan Juan’la böyle tanıştım. 20 yaşlarında ve şakacı bir yüzü var. Burada salt acı varken, korku dolu gözlerime sıcak bir gülümseme ile bakıp, omuzumu sıkıyor ve ben o anda, işte o anda  anlıyorum hayatta kalacağımı. Ne arkaya, terkettiğimiz kıyıcı alevleri yükselen ülkemize bakabiliyorum ne de kuşku dolu ufka. Juan…  Ceplerinde taşıdığı, uçlarının sivri olduğu belli aletlerin ahşap sapları dışarı taşıyor ve bazen yüzünü buruşuruyor. “Acıtıyor mu?” diye soruyorum. “Acı iyidir bazen,” diyor, parmağıyla burnuma şöyle bir dokunup,“ölmediğini gösterir, değil mi?”  diye ekliyor. Gülüyorum… Kucağında beze sarılı şeye dokunup, “nedir bu?” diye soruyorum. Biraz duruyor, sonra beni oyalmak ister gibi açıp gösteriyor.&lt;br /&gt;“Aa lavta bu! Lavta mı çalıyorsun!?”&lt;br /&gt;Gülüyor. “Çalarım biraz,  ama ben lavtacıyım, lavta yaparım asıl, diyor.”&lt;br /&gt;Bir balad çalmaya başladığında limandan çoktan çıkmış batıya gidiyoruz. Portekiz kralına adam başına bir duka verdik çünkü ve altı ay orada nefes alabileceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ona güvenebilir miyiz?” Bakışlarını çeviriyor büyükler ve anlıyorum, başka çaremiz yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zS_xL-vwI/AAAAAAAAAa4/jdvWhlkNS5g/s1600/diki%C5%9F+diken+k%C4%B1z.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 324px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zS_xL-vwI/AAAAAAAAAa4/jdvWhlkNS5g/s400/diki%C5%9F+diken+k%C4%B1z.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5475483239952858882" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;object height="40" width="400"&gt; &lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt; &lt;param name="wmode" value="window"&gt; &lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt; &lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295751&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0"&gt; &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=21295751&amp;amp;style=wood&amp;amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window" height="40" width="400"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right; font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bu kaç kapılı cehennem?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İspanya’dan daha karanlık, daha kanlı Portekiz. Yabancıyız ve yabancıları sevmiyorlar. Altı ay geçti ve umut ediyoruz ki Portekiz Kralı bizi unutsun. Yaşlı bir kadın ve küçük torunuyla yaşadığım kulübede yanan ocağın başında sökük dikerken, sokaktan tedirgin ayak sesleri duyuluyor. Tahta kapımız gürültüyle çalınırken, İgnaz Nine’yle korkuyla bakışıyoruz. Kapıya doğru giderken, “Roza, sen dur,” diyor, gidip kapıyı aralıyor. Onun arkasından korkuyla aralık kapıya bakıyorum. Juan bu! Fısıltılı ama kesin, “Kaçmamız lazım. Süre bitti. Kıyım başladı. Bulduklarını öldürüyorlar. Yarın sabaha karşı limandan yola çıkıyoruz,” diyor. Başını kederle eğen İgnaz Nine’nin arkasındaki beni farkediyor Juan. “Korkma… korkmayın, kurtulacağız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telaşla ayrılıp, Mart ayazında, daracık sokakta, çamurlara bata çıka başka bir evin kapısına doğru karanlıkta kayboluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-size:85%;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;not: &lt;/span&gt;temel tarihi olaylar ve juan leonardo martinengo karakteri gerçek; hikayedeki olayların çoğu ve diğer karakterlerin hepsi uydurmadır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-6604959629281217810?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/6604959629281217810/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=6604959629281217810&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6604959629281217810'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6604959629281217810'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2010/05/lavtac-juan-leonardo-martinengonun.html' title='lavtacı juan leonardo martinengo&apos;nun heyecan dolu kavuniçi macerası I'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_zT6fzIkNI/AAAAAAAAAbI/Sy24p3859vQ/s72-c/engizisyon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-8563553196010548779</id><published>2010-05-20T08:26:00.000-07:00</published><updated>2010-05-23T15:59:07.886-07:00</updated><title type='text'>kaybolan fotoğraf bulundu!</title><content type='html'>Başım belada. Gardiyan, tek kişilik koğuşumun kapısını açıp, başıyla, “çık” işareti yaptı. Hapishanede en lüzumsuz soru, “neden?” sorusudur. Sesimi çıkarmadan çıktım. Koridor kapısını açarken, “müdür seni görmek istiyor,”dedi. İtalya’nın Cremona şehrinin hapishanesinde tutuluyorum saçmasapan bir nedenle. Suçsuzluğumu ispatlamaya yönelik en ufak bir çaba, özgürlük için şu kadar bir heves duymadığım için de beni ne yapacaklarını bilemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cremona’da, katedral yanındaki büyük şehir meclisi binasında tutulan beş Cremona kemanını ve bir de viyolayı çalmak isteyen uluslararası bir şebekenin üyesi sanıyorlar beni. Sorgudan anladığım kadarıyla ben, şebekenin kemanların sahte olup olmadığını anlamak için tuttukları sanat danışmanıyım. Tek cümleyle gerçeğin bu olmadığını söyledim. Onlar aksini iddia ettikçe de sustum. Yorgunum. Kavuniçi konusundaki araştırmamı bitirdim nasıl olsa ve üstünde çalışmak için de hapishane koğuşundan daha iyi bir yer olacağını sanmıyorum. Odamın yukarısındaki demir parmaklıklı pencerenin dibine taşıdığım masada çalışırken, kavuniçi renginde batan güneşin ışınları masama düşüyor ve ben talihsizliği oranında neşeli bir tabiata sahip, kemanlarda kullanılan ünlü kavuniçi renginin mucidi Juan Leonardo’yu düşünebiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdürün odası, 19. yüzyıl rönesans stili mobilyalarla tıka basa dolu bir müze odaydı. Bir resmin içine fırlatılır gibi itildim odanın ortasına.  Eski bir Türk halısının üstünde durdum. Halıdaki Türk kırmızısının sırrına da ulaştığını biliyorum Leonardo’nun ve size bunları da yazmak için bol bol vaktimin olacağını umuyorum. Müdür,  işlemeli ceviz masasının arkasındaki pencerede arkası dönük durmuş, camdan bakıyordu ve onun dalgınlığı bana İsmet Özel’in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ils sont eux&lt;/span&gt; şiirindeki valiyi hatırlattı. Parmaklarını kızıl saçlarında dolaştırıp bana döndüğünde, elbette düştü bakır dudak. Onun adına çok hüzünlendim ve “mesainin bitimine on kala istifa edecek ve sınıf arkadaşınız nalbantın dükkanına yayan gideceksiniz,” dedim. Başını esefle sallayıp masasına oturdu. “Deli olduğunuzu düşünmek için güçlü nedenlerim olsa da, benim sizi deli sanmam konusundaki bu çabanız, sizin deli olmadığınızı doğrular nitelikte,” dedi. Başımı çevirip, neo-klasik tarzda yapılmış camlı, alçak kitaplıkta Lacan’ın kitabını bulmayı ümit ettim, ama yazık,  varak yazılarla süslü, koyu renk ciltli İtalyan Ceza Yasası kitapları vardı sadece ve bu kitapların saçmalıklarla dolu içeriğine hakimdim, çünkü bizim Türk Ceza Yasası da İtalya kökenliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_VUxOt4j3I/AAAAAAAAAaY/TCWz7Xes59Q/s1600/kay%C4%B1pfoto%C4%9Fraf.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_VUxOt4j3I/AAAAAAAAAaY/TCWz7Xes59Q/s400/kay%C4%B1pfoto%C4%9Fraf.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5473374126879575922" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdür, önündeki kağıtları kibirli ve korkutucu bir suskunla karıştırıyor ve ben kırmızısının gizemi, olup olacağı inek dışkısı  olan halının üstünde öylece dikiliyordum. Neden sonra kağıtlar arasında gezinip, bakır dudağı düşüren bembeyaz elleri, bir fotoğrafta karar kıldı ve fotoğrafı göreyim diye kendisini ve fotoğrafı yan çevirip, işaret parmağı ile fotoğrafı gösterdi. Bu gösterme dili, evine gezmeye gittiğiniz yaşlı teyzenizle fotoğraf albümünü karıştırıyor ve o kırışık, damarlı, titrek parmağıyla bir fotoğrafı işaret ediyor gibi duygulandırdı beni. Seviyordum müdürümü ve ne yapsa bana dokunaklı geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünü sertçe fotoğraftan bana çevirip, “yaklaş, bak!” diye emretti. Yaklaşıp, baktım. “Tathata!” dedim.“Tathata?” diye tekrarladı karşılıklı şarkı söylüyormuşuz gibi.  “Sanskritçe,” dedim. “Parmağını uzatıp, ‘o, bak,’ diyen küçük çocuk söylemi.” Ağlayacak gibi buruşturdu suratını. “Yapmayın Bayan Lusin, bu toplantıyı, hapishanenin huzuru için olduğu kadar sizin iyiliğiniz için de tertipledik. Hapishane fotokopisinden bu fotoğrafı onlarca kez çoğalttırıp, hepsini duvarınıza yapıştırmışsınız,” dedi. “Neden!?” Nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Önce eylemin anlamını açıklamakta karar kıldım; “biliyorsunuz, fotoğrafta olan yalnızca bir kez olmuştur. Ben onu mekanik olarak yineledim, ki mekanik bir çoğaltma yoluna gitmiş bile olsam, varoluş açısından bir tek kez olanı derinliğine hissetmekti amacım. Bu fotoğrafı kavrıyor, ama algılayamıyordum çünkü."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alın Bayan Lusin, iyice bakın şu fotoğrafa,” derken,  ses tonunda “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ey büyücüler, size ey&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bahtsızlık, ey nefret, hazinem size emanet”&lt;/span&gt; der gibi  şiirsel bir ton vardı ve ben gittkçe daha çok bağlanıyordum  müdürüme. Duvarımda onlarca kopyasına baktığım fotoğrafa bir de onun önünde bakmamı istiyor, fotoğrafa bakan bana bakarak, fotoğrafın ve benim bu fotoğrafa tutkumun sırrını çözmeye çalışıyordu. “bilmece işte bu,” dedim. "Mektuplaştığım bir adam vardı. Ondan fotoğrafını istedim.  Bana gönderdiği fotoğrafın 19.yüzyılın sonlarına ait olduğu çok açık. Bu fotoğrafta görülen adamlardan hangisi olabileceğini bilmemi istemiş. Çünkü eğer onu bulursam, ‘tutku ve nesnesi' ikiliğini birbirinden ayırmamacasına birleştirmiş ve böylece aramızda olanı bu fotoğrafa indirgeyerek çözmüş olacakmışım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah, Bayan Lusin, konuşamıyorum sizinle… Anlamıyorum sizi… Geçelim şu fotoğraf mevzusunu şimdilik,” dedi kafası karışmış, sıkılmış müdürüm. Öksürüp, sesini temizleyip, ayıp bir şeyden bahsediyormuş gibi yüzüme bakmadan, “koğuş komşularınız sizden şikayetçiler. Sabaha karşı duvarı yumrukluyormuşsunuz,” dedi. “Kabuslar…” dedim. Yüzüme dikkatlice bakıp bu sefer, “Tuhaf birisiniz siz,” dedi. “Sıradan acıları tuhaf bir şekilde çeken biriyim sadece,” dedim. “Nedir, kabuslarınızda olan biten?... Merakımdan soruyorum, hapishane hayatı mı zor geliyor, çıkmak mı istiyorsunuz? Şebeke arkadaşlarınızın adını verir-” “hayır, hayır!” diye sözünü kestim. “Hapishaneniz çok güzel. Çok memnunum. Benim sorunum, zihnimdeki hapishaneden çıkamayışım. Bildiğim her şey, zihnimdeki duvarın bir tuğlası. İşte zihnimdeki bu hapishaneden çıkmak istiyorum ben. Bildiklerimin hepsini unutup, Budistlerin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;sunya&lt;/span&gt;, boşluk olarak adlandırdıkları gerçekliğe böylece ulaşmak istiyorum…” hala elimde tuttuğum fotoğrafı sallayarak, “bu fotoğrafa bakarken kültürsüz ve ilkel bir insan olmak ve onu öylece algılamak istiyorum. Anlamıyor musunuz bunu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylece durduk bir süre. Ben, penceredeki kavuniçi renginde parlayan güneşe dalmışken, müdürün sesiyle kendime geldim; “sizi revire gönderiyorum şimdi,” dedi, “doktor, uyumadan önce içmeniz için bir sakinleştirici versin. Duvarınızdaki fotoğraflar da kalsın. Nasıl istiyorsanız artık... Hırsızlık şebekesinin üyesi olmasanız bile toplumun huzuru, tuhaftır ki, en çok da sizin huzurunuz için burada kalmanız gerekiyor anlaşılan.” Çok iyi anlaşıyorduk müdürümle. Ona minnet dolu gözlerle bakıp, teşekkür ettim, Türk kırmızısı halıyı arkamda bırakarak koridora çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;* anlamışsınızdır ya, bilmeceniz şu: yukarıda görülen fotoğraf bir şairin yüzyıllar sonra bulunan kayıp fotoğrafı. size bu şairin adını soruyorum. fotoğrafın çekildiği şehri de ekleyin isterim ama orası size kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;//&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(204, 0, 0);font-size:100%;" &gt;erhan bey'in ödülüdür:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5Cpv%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-no-proof:yes;} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;neşeyi kaybettiğimi söylediğimde gece saat ikiydi. cremona'daki hücremde, dar, sert yatağıma uzanmış, tepedeki penceremden, aysız, kapkaranlık gökyüzünü ve mahpus gözlem lambalarının ışığında yağan yağmuru izliyordum ve erhan bey, ölesiye kederliydim.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;uyuyabildiğim birkaç saatin sonunda, ışık ve gölge yüklü, kuşku dolu bir gökyüzüne gözlerime açtım ve içimde erhan bey, kapkaranlık, ağır bir sıvı gibi döneniyordu keder ve o kedere bakan ben, keşke macbeth'in cadısı olsaydım... keşke dünyaya nefret dolu bir oyunbazlıkla bakıyor olsaydım. böylece, dünyayla ilişkimi bir nefret üstüne, bir intikam, bir istediğini alır, tuttuğunu koparır hırs üstüne kurabilir, belli hedefine odaklanabilir, her tür aracı makul karşılayabilir ve başarmak derdim, hayatın anlamı bu işte... bir cadının kötücül kahkahasındaki neşe, dünyaya alaycı bir bakış ve onun düzenbazlığına savrulmuş bir küfürdür. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;yok, bendeki neşe hiç bir zaman böyle olmadı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;çünkü erhan bey, ben, sonsuz, zamandan, mekandan bağımsız, kuşku ile bulandırılmamış, her durumda ibresi iyiliğe ve saflığa dönük bir halde olmanın peşindeyim. böyle bir şeyin peşinde olan insanın vay haline. her şeyden önce, kendi ruhunun kasveti, tehditkar bir gölge gibi peşinden ayrılmaz ve bu gölge insani her zaafını, taleplerini ve arzusunu zehir gibi bir alaycılıkla yargılar ve onun dünyadaki varlığını kuşkularla yorar, yorar.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;insanın iyi olma gayreti küstahlıktan, kibirden başka bir şey değildir. size diyeyim günahtır bu, lanetlenirsiniz. iyi insanların ruhu, tanrı'nın zevk aldığı oyun bahçesidir. sizi sınayıp durur. her seferinde daha zoru, daha zoru... dünyanın keyiflerine gönül indirip, “yenildim, tamam, ben terazisi iyi ile kötüyü ayırdedecek kadar güçlü biri değilim, kusurlu, sıradan bir insanım sadece,” demenizi bekler. dua etmeliyim ruhumun kurtuluşu için, erhan bey, ki cremona'daki hücremde bunu yapıyorum hep. dizlerim çürük içinde kaldı, tanrı'ya açılmış avuçlarımı duanın sonunda yüzüme kapatıyorum ve kendi içimin kuyu karanlığında bir an olsun huzura erip şu son duayı ediyorum: "içimdeki sancıyı bitir, tanrım. ruhunun alanı bütün kötülükleri ve iyilikleri anlamaya çalışacak kadar genişlemiş bu küstah kulunu bağışla. ruhunun tekrar büzülmesine, küçülmesine, kendisi kadar olmasına izin ver. onun kendi sıradan dünyasına geri dönmesini sağla. sen, anlayan ve bağışlayansın tanrım."&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;tüm isteğim neşeyi bulmak. neşe en kıymetli olandır. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;senin sen olmana rağmen yakalayabildiğin neşe, kutsaldır. insanlar genellikle neşe öğütme makinesi gibidir. cahillikleri, kabalıkları, anlayışsızlıkları ile. kendi zavallı ruhlarının selameti için içlerindeki sağduyunun sesi, seni, içindeki neşeyle birlikte öğütmeye yöneliktir. elektrik verirler sana aşırıya kaçarsan, elektrik sağaltım odasından embesil bir suratla çıkıp, sıraya girdiğinde işler yoluna girer onlar açısından. düzen sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;neşeyi korumak için kendini melankolinin sözcükleriyle tanımlayıp duran o çok bilmiş insanlardan da kaçman gerekir. ben sinestezik biriyim, size yabancı gelecek şu açıklama belki ama neşe, ergüvani ve koyu mavi renklerde pırıl pırıl bir sözcüktür, benim sinestezik anlayışıma göre. bu melankoli müptelası insanların sözcükleri ise kara kışta, derme çatma kulübesindeki teneke sobada en ucuz ve nemli kömürü yaktığında evin hanımı, (dışçekim/ev) evin bacasından çıkan duman ve bu dumandan süzülen istir. neşeye bulaşan budur. ve sen telaşlı ellerinle bu sisi neşenden sıyırmaya çalışırsan hepten bulanırsın bu melankoliye.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;bu nedenle erhan bey, bu hapishane hücresi bir şans benim için. uzak kalmalıyım insanlardan. ama ah nasıl yalnızım. içimde canlı olmanın dayattığı bir şey var; kendi türünden canlılarla birlikte olma dürtüsüyle başedemiyorum. biri olsun, sadece bir kişi, bu dürtüyü başrolden çıkarmak için ve sözleriyle bana neşe veren biri, ki ayakta durabileyim, yaşamak için bir ışıkçık olsun, kalsın içimde böylece, kararmasın hepten içim. ama yok. varolanların sözcükleri derine kadar inip bana ulaşmıyor, benim sözcüklerimse… ah, ne anlamı var artık sözcüklerin… bazen bir umut beliriyor içimde, bir gölge görüyorum, anlayış dolu, sevecen, şefkatli bir gölge… heyecanlanıyorum, ayağa fırlıyorum, neredeyse coşkuyla doluyor içim ve sonra sözcükler, sözcükler… oysa anlaşılıyor ki sonra erhan bey, o benim kendi hayaletimden başkası değil.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;bazen de şöyle düşünüyorum erhan bey, seçtim mi bu karanlık, küçük hücrede yaşamayı, yoksa itildim de, o tanrının cezası gururum yüzünden seçmişim gibi bir havalarda mıyım? o zaman acıyorum kendime, böylesine yalnız bırakıldığım için. şu hırsızlık şebekesinin üyesi olmadığıma inanıp, ele güne karşı tarafımı tuttuğunu gösteren tek bir dosta sahip olmadığım için. dostlarım ziyaretime gelmez, neredeyse fısıltılı bir sesle mektup yazarlar. beni hayal kırıklığına uğrattılar. ne denli incindiğimi anlayamadılar. gerçi bunu hiç belli etmedim ve onlardan neşe dolu yanıtlarımı esirgemedim. ama sözcüklerin böylesi bana iyi gelmiyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;tanrı ile benden başka hiç kimse yok bu hücrede. tanrı ile arama girecek birilerini beklemekten de umudumu kestim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;vazgeçtim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;tanrı, neşe dolu ışığını sizden esirgemesin.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;amin.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="340" width="560"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/5T6MeOnGSBM&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0xe1600f&amp;amp;color2=0xfebd01"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/5T6MeOnGSBM&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1&amp;amp;color1=0xe1600f&amp;amp;color2=0xfebd01" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" height="340" width="560"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-8563553196010548779?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/8563553196010548779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=8563553196010548779&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8563553196010548779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8563553196010548779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2010/05/kaybolan-fotograf-bulundu.html' title='kaybolan fotoğraf bulundu!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/S_VUxOt4j3I/AAAAAAAAAaY/TCWz7Xes59Q/s72-c/kay%C4%B1pfoto%C4%9Fraf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4974607182967543463</id><published>2010-04-14T14:51:00.000-07:00</published><updated>2010-04-14T15:42:49.927-07:00</updated><title type='text'>yeraltından şiir çıktı</title><content type='html'>&lt;div class="tt" onmouseover="vi('gzl','visible')" onmouseout="vi('gzl','hidden')"&gt;&lt;div class="tt" onmouseover="vi('gzl','visible')" onmouseout="vi('gzl','hidden')"&gt;bir sey kalmaz geride, hiç bir şey. hiçiz biz.&lt;br /&gt;biraz güneşte, biraz  havada geciktiririz&lt;br /&gt;üzerimize çöken solunamaz karanlığı,&lt;br /&gt;küçük  düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.&lt;br /&gt;üreyen, ertelenmiş cesetler,&lt;br /&gt;kararlaştırılmış  yasalar, görülmüş heykeller,&lt;br /&gt;bitirilmiş methiyeler...&lt;br /&gt;her bir  şeyin kendi mezarı vardır.bizlerin,&lt;br /&gt;bildik bir güneşin kan  bağışladığı etin akşamı&lt;br /&gt;oluyorsa&lt;br /&gt;onların neden olmasın&lt;br /&gt;öyküyüz  biz,öyküler anlatan, başka hiç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;bu okuduğunuz ve diğer &lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;fernando pessoa&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt; şiirlerini danca'ya çeviren bir şair çevirmen var. bir akşamüstü beyoğlu şarapevi'nde birer kadeh şarap içip laflarken, "danimarkalılar'ın belirgin bir mizah anlayışı var. şiirlerinizde en çok bu mizah duygusunu seviyorum," dedim. şairlerle bir tek onların şair olduklarını unutarak konuşabilirim aslında. çünkü şiir öyle doğaötesi öyle usdışı öyle ruhani bir şeydir ki, her iyi şiiri bir kutsal kitap metni ile karşılaşmış gibi vecd halinde okuyorum ve iyi şiirlerin şairleri insanda bir hayalkırıklığı yaratmak için birebirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama o akşam yapamadığım bir şeydi bu çünkü bu şairle şu konuda anlaşıyorduk: "bir şiiri anlamak, o şiiri yazanla aramızda belli bir uzaklık gerektirir, böylece şiirdeki doğaötesi öğe, genel, soyut bir düzeyde algılanabilir." eğer bir insanla uzaklık konusunda anlaşmışsan o mesafenin rahatlığıyla konuşabiliyorsun da.  benim yukarıdaki iltifatıma nedense acıklı acıklı gülümseyip, bu cümlem kadar röportaj serinliğinde yanıt verdi. "eh, shakespear'deki ya da sizin yunus emre'deki mizah boyutundan daha derin değil bendeki mizah anlayışı." " ama," dedim, " şiirlerinizde yaşadığınız ülkenin kültürel, siyasal, coğrafi etkileri vardır muhakkak." "şiir konusuna böyle toptancı bir anlayışla yaklaşamazsınız," dedi. bir kadeh daha şarap isteyip istememekte tereddüt etmesi beni biraz üzdü; çünkü sığ sorularımla onu sıktığımı düşünüyordum. bekledim. neyse ki kadehi kaldıtrarak, uzaktaki garsona bir kadeh daha istediğini bildir de rahat bir nefes aldım. "bir ozanın neye inanıp neye inanmadığı, iyi bir şiirinin sadece bir bölümüdür. bir ozanın kendini anlatması güçtür. kendisi ve şiiri hakkında bilgisi çok azdır; şiire dönüşen özdeği çözümleyip aydınlatamaz -bunu yapabilse, yazmayı sürdüremezdi zaten." "anlıyorum," dedim, "şiirinizin anlaşılmasını dilemekten başka çareniz yok o halde."  gelen kadehini kaldırıp, sevimli sevimli gülerek, "iyi okurlara gönül burcumuz büyük," dedi. ben de kadehimi kaldırıp, "&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bırakıp gidersen beni &lt;/span&gt;şiirinize içelim" dedim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt;   &lt;!-- google_ad_section_start --&gt;  &lt;div class="posts" id="gi552041"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;bırakıp gidersen beni&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni deli olurum&lt;br /&gt;dama çıkar kurşun sıkarım yoldan geçenlere..&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni jimi hendrix plağını pikaba koyar&lt;br /&gt;hep aynı parçayı çalarım ölünceye kadar&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni on kasa viski getirip kafayı çeker&lt;br /&gt;evin girişinde bekler nara atarım&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni tutar çocukluğunda oynadığın bebeği&lt;br /&gt;kılım kıpırdamadan elektrik süpürgesinin kordonuyla boğarım .&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni buzluğu en soğuğa ayarlayıp içine girer, uzanır  uyku bastırsın diye beklerim&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni rehberde adı olan herkese telefon eder&lt;br /&gt;her seferinde deli gibi gülmeye başlarım&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni bütün giysilerini dolaptan alır&lt;br /&gt;odanın ortasında ateşe veririm&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni şişedeki yoğun nişadır eriğini bir dikişte içer  bitiririm&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni aynanın önüne geçer&lt;br /&gt;usturayla suratımı paramparça ederim&lt;br /&gt;bırakıp gidersen beni&lt;br /&gt;oturup gözlerimi duvara diker,&lt;br /&gt;öylece beklerim geri dönmeni..&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 153);font-size:85%;" &gt;bilinmez bir bozkırda, içinde rüzgarların uğuldadığı yıkıntıları kalmış bu sarayın bilmece üyesi, yeraltında bir ölünün düşlerinde yaptığı bu söyleşinin şairini biliyorsan, sana şairinden bir şiir var. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-4974607182967543463?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/4974607182967543463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=4974607182967543463&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4974607182967543463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4974607182967543463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2010/04/yeraltndan-siir-ckt.html' title='yeraltından şiir çıktı'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-539265684092231864</id><published>2009-12-18T00:13:00.000-08:00</published><updated>2010-02-12T10:33:57.377-08:00</updated><title type='text'>bir emniyet müdürlüğü arşivcisinin şifreli itirafı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sys53rNOjgI/AAAAAAAAAaQ/zJBpL6yD1LQ/s1600-h/knife-blood1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; text-align: center; width: 320px; display: block; height: 240px;" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416486605496946178" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sys53rNOjgI/AAAAAAAAAaQ/zJBpL6yD1LQ/s400/knife-blood1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5Cpv%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:Webdings; 	panose-1:5 3 1 2 1 5 9 6 7 3; 	mso-font-charset:2; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 268435456 0 0 -2147483648 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-no-proof:yes;} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p face="webdings" class="MsoNormal"&gt;&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5Cpv%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:Webdings; 	panose-1:5 3 1 2 1 5 9 6 7 3; 	mso-font-charset:2; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:0 268435456 0 0 -2147483648 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-no-proof:yes;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;&lt;span style=";font-family:Webdings;font-size:12;"  &gt;Adli týp doktoru olma isteðim, henüz çocukken baºlayan ve annemi dehºete düºüren migren aðrýlarým, bozuk sinirlerim, sinirsel kasýlmalardan muzdarip midem yüzünden fiyaskoyla sonuçlandý. Doðru düzgün bir eðitim alamadým. ªans yine de yüzüme güldü ve insan bedenine duyduðum tutkulu ilgimi doyuracak bir meslek edinebildim; Ý… ºehri emniyet müdürlüðünde arºiv sorumlusu olarak çalýºýyorum. Arka bahçeye bakan odalardan birinde dilediðimce yalnýzým. Mesleðim, zararsýz kaðýtlarý tasnif ediyor olmam nedeniyle benim için kaygýlanýp duran annem açýsýndan yeterince güvenli; kanlý cinayetlerin fotoðraflarýna karºý soðukkanlý bir duruº kazandýðýmý hesap eden babam içinse gerektiðince erkeksi. Bense… daha yüreklice nasýl anlatýlýr bilmiyorum… narin bedenimin arkasýnda sapkýn bir ruh taºýyorum ve bu ruh, parçalanmýº insan bedenlerini anlatan tutanaklar, yerinden sökülüp yeniden çile yapýlmýº baðýrsaklar, koparýlýp abajur saksýsýna yerleºtirilmiº kafalar, ele tutuºturulmuº cinsel organlar, aðza týkýºtýrýlmýº kulaklar, kendince titiz bir düzenlemesi olan ama sýradan bir göz için darmadaðýnýk býrakýlmýº incelikle parçalanmýº ceset fotoðraflarýyla tatmin olabiliyor. Mesleðim ailecek mutlu ediyor bizi.&lt;br /&gt;&lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;Henüz çocukken, anneciðimin özenle içirdiði ýlýk sütlere raðmen uyuyamaz, uzaylýlar tarafýndan kaçýrýldýðýmý düºlerdim. Bambaºka organlara, bambaºka beden oranlarýna sahip uzaylýlar, insan bedenime ºaºkýnlýkla, ilgiyle bakarlardý. Ben de onlarýnkine. Çocuk düºgücüyle, uzaylýlarý, bacaklarý kafalarýndan çýkan, gözleri karýn bölgelerinde faltaºý gibi açýk saða sola dönen, kulak varsayýlan organlar yerinde iki pembe dil sallanýp duran yaratýklar olarak tasavvur edrdim. Uzaylýlarla birbirimizi eller dururduk. Ten denilen ºey bizi kýsýtlar, ellerimizle o fazlalýk örtüyü delip içeriye daha içeriye bakmak isterdik. Hep daha yakýn olmak isteyen dostluðumuz göz yaºartýcýydý.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir cinayet sahnesini ahlaki ya da hukuki olarak deðerlendiremeyip onu bir sanat eleºtirmeninin bakýºýyla incelediðim için tanrý beni affetsin. Her yeni cinayet dosyasýndaki fotoðraflar benim için sadece ama sadece estetik bir deðerlendirmeye tabii. Katili bir günahkar olarak deðerlendirmek bana kalýrsa, yapmacýk, özenti bir tavýr, ºýmarýk bir kibirden baºka bir ºey deðil.Yapmam bunu. Onu, alçakgönüllü bir sanatçý olarak deðerlendirir, yokediº eylemini orijinal bir yaratý, titiz bir çabanýn sonucu olarak görürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazý zamanlar, koridorun dibindeki odamdan çýkýp, eserini heyecanlý gözyaºlarýyla alkýºladýðým katilin sorgusunda bulunmak için can atarým. Sorguda, anlýk cinayetlerin katillerinin itiraflarýný bir tür yandaºlýk duygusuyla dinlerim. Doðrusu tutkum, tasarlanmýº, kanlý cinayetlerse de anlýk cinayetlerin komedisi de büyüler beni. ªöyle derler mesela;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sütlü kahvesini küçük bir kaºýkla karýºtýrmaya baºladý. Sývý, alüminyum aletin bu ºiddetli müdahalesiyle taºtý. Fincan bayaðýydý, kahvehane de ikinci sýnýftý, kaºýðýn üstünde geçmiº günlerin pasý vardý. metalin cam üstünde çýkardýðý ses duyuluyordu. ªýngýr mýngýr, ºýngýr mýngýr. Sütlü kahve, ortasýnda girdap gibi bir delikle ha babam dönüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karºýsýnda oturuyordum. Kahvehane doluydu. Adam durmadan karýºtýrýyordu. Dingin, gülümseyip bana bakarak. Ýçimde bir ºey kalktý. Ona öyle bakmýº olmalýyým ki, açýklama yapmaya zorunlu hissetti kendini.&lt;br /&gt;-Bir türlü erimedi ºeker.&lt;br /&gt;Bunu kanýtlamak için kaºýðý bir iki kere fincanýn dibine vurdu. Sonra daha büyük bir güçle karýºtýrmaya koyuldu yine. Karýºtýr babam karýºtýr. Durmaksýzýn, dinlenmeden! Camýn üstünde kaºýk sesi. ªýngýr mýngýr, ºýngýr mýngýr, durmadan, sürekli, sonsuza dek. Dön Allah dön. Gülümseyerek bana bakýyordu. Tabancamý çýkarýp ateº ettim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, sorgu odasýnýn camýndan itirafý dinler, kendimi tutamaz, kýs kýs gülerim. Ýº arkadaºlarým büyük bir ciddiyetle, yadýrgayan gözlerle bakarlar bana. N’apayým, anlýyorum adamý, yürekten de katýlýyordum hem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela siz hiç iliºkinin doðasý da gereði dostunuzla ayný ºeyleri düºünmenin insaný düºüreceði ºöyle bir çaresizlik yaºamadýnýz mý?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Doðrusu bunun ortaya çýkacaðýna inanmýyordum. Evet, en iyi dostumdu. Kuºkusuz. Ben de onun en iyi dostuydum. Ama son zamanlarda ona tahammül edemiyordum. Aklýmdan geçen her ºeyi önceden biliyor, tahmin ediyordu. Kaçmak olanaksýzdý. Aklýmda henüz ºekillenmek üzere olan düºüncelerimi bile önceden biliyordu. Çýrýlçýplak yaºýyor gibiydim. Ýyi hazýrladým ölümünü. Belki cesedi anayolun fazla yakýnýna býraktým.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlarý dinlerken, içimden zýp zýp zýplamak, kahkahalar atýp dansetmek geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ -Bir lokmacýk daha?&lt;br /&gt;Hayýr diyemedim. Üstelik pilavý da hiç sevmem.&lt;br /&gt;-Biraz daha. Ha, almazsan pilavýmý sevmedin demektir.&lt;br /&gt;Gýrtlaðýma kadar doymuºtum. Yapmaktan baºka çarem kalmamýºtý. Zavallý kadýn, gözleri açýk gitti sonsuzluða.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu önce düºümde öldürdüm. Sonra bunu gerçekleºtirmek zorundaydým. Baºka yolu yoktu”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ºiirsel, deðil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Býçaðý aºaðýdan yukarýya, bir mandayý deler gibi soktum. Seviºirken boº gözlerle tavana bakýyordu çünkü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süper! Süper! Kadýnlara ibret olsun diye gazetelerde yayýnlamalý bunu, hiç deðilse orgazm taklidi yapmayý düºünürler böylece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Benden kuvvetli olduðu için öldürdüm onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ondan daha kuvvetli olduðum için öldürdüm onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Midem aðrýdýðý için öldürdüm onu”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da çok ºairane itiraflar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siz, düzen adamlarý, iºleri týkýrýnda gitmiºler, asfalt yollarýndan sapmamýºlar,&lt;br /&gt;paranýn deðerini analarýnýn karnýnda öðrenmiºler, her zaman kendi yaºýnda hep doðru yerde bulunmuºlar, hayatlarýný iºlerine gelen teoriye uydurmuºlar, iºlerine gelen teoriyi bellemiºler, siz zavallýlar,ciðeri beº para etmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geberip gittiðimizde ayný bokun içinde, ayný leº kokularýný salmakla mý, Allahsýz bir öbür dünyanýn var olduðuna hep birlikte kani olduðumuz o kapkaranlýk boºlukta mý eºitleneceðiz diye teselli bulacaktým! sizi ºerefsizler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak topunuzu mezara gönderirsem, tek tek mezarýnýza tükürürsem içim rahat eder.&lt;br /&gt;Kana susadým kana! Büzüºmüº yüreðiniz, boº zamanlarýnýzda çalýºan vicdanýnýza ters mi geldi ha!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katil, daha sonra hüngür hüngür aðlayarak, karºýlýk bulmamýº bir aºk acýsýyla cinayeti iºlediðini itiraf ettiðinde, tiksintiyle baºýmý çevirdim. Nedensiz cinayetlerini sadece cinayet estetiði yüzünden iºleyen bir dost kazandýðýmý sanmýºtým. Yazýk.&lt;br /&gt;Ama geçelim bunlarý. Benim için kutsal olan, ayrý bir çekmecede tek baºýna sakladýðým, Londra’da iºlenmiº seri cinayetlerin dosyasýnýn kopyasýný açýyorum her akºam bir ayin yapar gibi. 1888 yýlýnýn Whitechapel’ini bir ibadet alaný gibi dolaºýyorum hayallerimde. Tamamý fahiºe olan kurbanlarýn önce boðazlandýðý, sonra boðazlarýnýn kulaklarýna kadar kesildiði, karýn ve cinsel organlarý deºilmiº, bazý organlarý çalýnmýº, bazen de burun veya kulaklarý kesilmiº ve mektuplarýyla birlikte zarfýn içinde bulunduðu, hemen her seferinde cesetlerin dizlerinin karna kadar çekilmiº ve bacaklarý açýk bir ºekilde býrakýldýðý ºeklindeki o zamanýn polis kayýtlarýný, hayali resimleri nefesimi tutarak okuyor, inceliyor, okºuyorum.&lt;br /&gt;Dosyasý cinayetlerden iki sene sonra kapatýlmýº, ancak Ýngiliz dedektiflerive bilim adamlarý, modern teknolojinin de yardýmýyla halen cinayetleri aydýnlatmaya çalýºýyorlar. Kusursuz cinayetlerin mükemmel örneðini veren bu ustanýn çalýºmalarýný ben de inceliyorum. Tarihi aydýnlatmak ya da onu ifºa etmek için deðil. Sadece ona hayran bir çömezinin, kimin ruhuna dua edeceðini bilmesi için.&lt;/p&gt;&lt;p face="webdings" class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p face="webdings" class="MsoNormal"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings; font-weight: bold;" class="MsoNormal"&gt;unutulmuş not günler sonra hatırlanır:&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings;" class="MsoNormal"&gt;bu yazıyı yazmadan önce,&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;.&lt;/span&gt; oğlak bilimsel kitaplar serisinden çıkan eugenia parry nin yazdığı, "bir albüm dolusu cinayet"&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;. &lt;/span&gt;mitor yayınlarından çıkan max aub'un yazdığı "örnek suçlar" (burada şairane itiraf dışındaki itiraflar bu kitaptan alınmadır)&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-size:180%;" &gt;.&lt;/span&gt; iletişim'den çıkan thomas dequincey'in yazdığı "güzel sanatların bir dalı olarak cinayet"kitaplarını okudum. peter ackroyd'un "cinayet sanatı" kitabı d aokunabilirdi ama bilmece yazma heyecanı sarmıştı beni bir kere. siz okuyun.&lt;/p&gt;&lt;p style="font-family: webdings;" class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p  style="font-style: italic;font-family:webdings;" class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;yazı webdings fontu ile şifreli yazıldı ama blogspot her ne hikmetse bu dağınıklığa daha fazla dayanamayıp kendince bir düzen getirmiş. böyle olunca yazının esprisi de azalmış. yetineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;span style="font-family:webdings;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-539265684092231864?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/539265684092231864/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=539265684092231864&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/539265684092231864'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/539265684092231864'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/12/bir-emniyet-mudurlugu-arsivcisinin.html' title='bir emniyet müdürlüğü arşivcisinin şifreli itirafı'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sys53rNOjgI/AAAAAAAAAaQ/zJBpL6yD1LQ/s72-c/knife-blood1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-8242510371943372708</id><published>2009-11-10T00:28:00.000-08:00</published><updated>2009-11-10T01:02:56.159-08:00</updated><title type='text'>macera aşkına</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Svkk9LYjx3I/AAAAAAAAAZg/M_3LQiKh5b0/s1600-h/kitap.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 228px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402389861454038898" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Svkk9LYjx3I/AAAAAAAAAZg/M_3LQiKh5b0/s320/kitap.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;düşlerimde, adının &lt;em&gt;basralı hasan&lt;/em&gt; olduğunu söyleyen eski arap giysili, başı sarıklı bir adam, kulağıma tuhaf hikayeler fısıldıyor, sislerin arasında kaybolmadan önce "gel" diye işaret ediyordu. basralı hasan ismi bana hiç bir şey çağrıştırmıyordu. evimin eski el yazmaları bulunan gizli rafında bulduğum parşömenler de bu ad hakkında hiç bir bilgi vermiyordu. nihayet aradığımı  kütüphane-i umumi-i osmani'de, 'gizemli bilimler, hayali yerler" odasında saklı eski bir elyazması eserde buldum. bu eseri basralı hasan bizzat kendisi yazmıştı. a3 kağıdı büyüklüğündeki sayfaları okudukça heyecandan nefesim kesiliyordu. ama asıl şaşırtıcı olan hasan'ın yaşadığı o inanılmaz macera değil, bu maceranın sadece ben okuyayım diye yazılmış olması; onunla aynı maceraya atılayım, diye kitapta benim için işaretler bırakılmasıydı. her sayfa sırayla benim adımın baş harfiyle başlıyordu. ancak restorasyon sırasında kitabın iki sayfası yanlış yere raptetilmiş, "lunis" olmuştu. bu durum, basralı hasan'ın maceralarına atılmış, onlarca seyyahın neden başarısız olduğunu açıklıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tam bu sırada talih yüzüme gülmüş, hükümdarımız, geleceği güneşin doğduğu yerde, doğuda görmüş, bura memleketlerle sıkı fıkı ilişkiler geliştirmekteydi. cesaretimi toplayıp, hükümdarın müneccimbaşına gittim. ona gördüğüm düşleri, basralı hasan'ın kulağıma fısıldadığı efsunlu kelimeleri bir bir anlattım. müneccimbaşı, gelecek şevval ayında hükümdarın basra'ya yapacağı ziyarette beni de götürmeye söz verdi. oraya giderken erkek kılığına girmem hem kendi güvenliğim hem de ekibin huzuru için önemliydi. basra'ya kadar elinden gelen yardımı yapacak, beni kollayacaktı; ama ondan sonrasına karışmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvklTgQjhQI/AAAAAAAAAZw/tCPqOCzD1gM/s1600-h/sihirbaz.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 302px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402390245014734082" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvklTgQjhQI/AAAAAAAAAZw/tCPqOCzD1gM/s320/sihirbaz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;hükümdarımız, bakanları ve ona eşlik eden tacirleri ile yola çıktığında ben de onlarla birlikteydim. basra'ya yaptığımız seyahat allah'ın izni ve hükümdarımızın inayetiyle çok kolay geçti. basra'dan sonra, hasan'ın ancak altı ayda aldığı yolu ben, zamanımızın hızlı ulaşım araçları ile altı günde aldım. yanıma, basra'da müneccimbaşı'nın adını verdiği iranlı bir sihirbaz almayı ihmal etmedim. ona cömertçe sunduğum altınlara pek itibar etmese de, benimle gelmeye karar vermesinde etkili olmuştur. hint okyanusu'nda gemiyle giderken bir kez fırtınaya yakalandık, çok şükür, merhameti büyük olan allah yola devam etmemi istedi,  kurtulmayı başardık. karaya çıkınca, basralı hasan'ın dediği gibi, sihirbazı önümüzde yükselen dağın eteklerinde kendi haline bırakmam gerektiğini biliyordum. sihirbazdan biraz uzakta durup, onu izlemeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvklEz_6k2I/AAAAAAAAAZo/MLDKpaXsxrI/s1600-h/sihirbaz+ve+toz+bulutu.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 258px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402389992615613282" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvklEz_6k2I/AAAAAAAAAZo/MLDKpaXsxrI/s320/sihirbaz+ve+toz+bulutu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sihirbaz, eşyalarının arasından bakır bir dümbelek ile altınla süslenmiş gümüş bir tokmak çıkardı; tokmakla kösü dövmeye başladı. bana öyle geldi ki bu tılsımlı sesle dağ inildemeye başladı. bir süre sonra yerden toz bulutu kalktı ve hayret, toz bulutları üç güzel deve şeklini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvkkakSLjUI/AAAAAAAAAZQ/ReLhiKN8Gno/s1600-h/camel.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 225px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402389266842750274" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvkkakSLjUI/AAAAAAAAAZQ/ReLhiKN8Gno/s320/camel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben bu develerden en alımlısına bindim; sihirbaz ve diğer develerle birlikte yola çıktık. yedi günlük bir yolculuğun ardından kızıl altından dört sütun tarafından desteklenmiş kubbeli bir bina gördük. bu güzel sarayda bir hükümdarın kızları oturuyordu. hasan demiş ki; "bu kızlar, seyyaha gideceği yeri unutturmaya çalışır, aman dikkat!" kızlar beni erkek sandıkları için hafızama müdahale etmek istedikleri oyunlar arsında beni nahoş durumda bırakanları da vardı, ama atlatmayı başardım. orada iyice dinlenip çıktık; yolumuza sekiz gün daha devam ettik. sonunda görmeyi umduğum dağı gördüm. doğudan batıya doğru uzanan bulut kümesi gibi görünüyordu dağ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvkkrdpyhEI/AAAAAAAAAZY/n8n0U7ndEoE/s1600-h/develi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 217px; DISPLAY: block; HEIGHT: 298px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5402389557120500802" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvkkrdpyhEI/AAAAAAAAAZY/n8n0U7ndEoE/s320/develi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;hasan'ın yapmamı söylediği gibi develerden birini öldürdüm, derisini yüzdüm, bu derinin içine girip sonra da özenle diktim. beklemeye başladım. peki neyi bekliyordum? bir akbabayı. beni av niyetine kapması gerekiyordu. nitekim, öyle de oldu. kuş gelip beni yukarıya, taa dağın tepesine kadar çıkardı ve avını  rahatça yemek için dağa bıraktı. hasan'ın dediği gibi, derhal dışarı çıkıp, çığlıklar atarak onu korkutmayı başardım. bu çığlıkları istanbul'da, komşuların şikayetlerine göğüs gererek talim etmiştim. kuş korkup kaçtı. ben de huzurla dağı keşfe çıktım. tam da hasan'ın dediği gibi burada kemik ve yakacak odun buldum. iranlı sihirbazım aşağıdan seslenerek odunları ona atmamı istedi. ancak sihirbazın ısrarlı taleplerine hiç yüz vermedim. çünkü odunları atar atmaz kıymetli değneklerini alıp beni kaderime terkedeceğini biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne yazık ki kolayca aşağı inmeyi sağlayan bir yol yoktu. ben de hasan gibi dağın diğer tarafından aşağıya indim ve hasan kadar talihli olmayı umarak fırtına dalgalarının beni kumsala taşımasını umdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;basralı hasan'ın düşlerime girerek, beni niçin bu maceraya davet ettiğini anlamış değilim. bir kez daha düşüme girsin ben de ondan hesap sorayım, diye bekliyorum, ama yok. ancak şundan eminim ki, lusin'in arkadaşları olan sizler de hayatın anlamının belki de bulutlu dağın tepesinde olduğunu düşünebilecek kadar hayalperestsiniz... sizler de merak duygusunun, engellenemez, kaygan kuyusunda yuvarlanmaya teşnesiniz... ve işte bu nedenlerle sizler de benim gibi bir "bulutlu dağ" macerası yaşamak istersiniz, biliyorum:) ama önce bu maceranın geçtiği kitabın adını bulmanız ve talimatlara harfiyen uyup, talihinize güvenmeniz gerek. yüce allah, yarattığı dünyanın anlamını merak eden kullarına yardımcı olsun. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;amin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bundan sonraki maceram, ki gönüllü olursanız sizi de seve seve götürürüm; intiharlar nehri ile sarılmış gece şehri'ne gitmek. ama önce gece şehri sakinlerinin arasında rahatça dolaşabilmemizi sağlayacak maske edinmemiz gerek. yüzümüzü taştan yapılmış gibi ifadesiz; sağır ve körmüşüz gibi anlamsız gösterecek bu aşınmış yüzlere sahip olmamız çok önemli. ama belki öyle umutsuz, öyle mutsuz bir zamanda gideriz ki bize maske filan gerekmez.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-8242510371943372708?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/8242510371943372708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=8242510371943372708&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8242510371943372708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8242510371943372708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/11/macera-askna.html' title='macera aşkına'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Svkk9LYjx3I/AAAAAAAAAZg/M_3LQiKh5b0/s72-c/kitap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7433075963133151431</id><published>2009-11-07T03:07:00.000-08:00</published><updated>2009-11-10T00:42:13.188-08:00</updated><title type='text'>burada</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvVVATOyJjI/AAAAAAAAAZI/7mBvgb4L_Uw/s1600-h/E9lWPl6ugl6vzrv7K09RSzfbo1_400.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 395px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5401316791751419442" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvVVATOyJjI/AAAAAAAAAZI/7mBvgb4L_Uw/s400/E9lWPl6ugl6vzrv7K09RSzfbo1_400.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="250" height="40"&gt;&lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt;&lt;param name="wmode" value="window"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=16469554&amp;amp;style=metal&amp;amp;p=0"&gt;&lt;br /&gt;     &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" width="250" height="40" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;widgetID=16469554&amp;style=metal&amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7433075963133151431?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7433075963133151431/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7433075963133151431&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7433075963133151431'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7433075963133151431'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/11/burada.html' title='burada'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SvVVATOyJjI/AAAAAAAAAZI/7mBvgb4L_Uw/s72-c/E9lWPl6ugl6vzrv7K09RSzfbo1_400.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-2964723996623896521</id><published>2009-10-22T04:21:00.000-07:00</published><updated>2009-10-23T03:59:55.264-07:00</updated><title type='text'>bak</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;kanlı masal&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;aklım, haklıyım, et firarını!&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;ovdun ve okşadın beni&lt;br /&gt;çıktı içimdeki cin;&lt;br /&gt;ondan ölümümü diledin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mayıstı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seni o yüzden bağışladım!&lt;br /&gt;ben en çok mayısta su içerim&lt;br /&gt;derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar&lt;br /&gt;ben en çok mayısta öne eğerim başımı&lt;br /&gt;içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı&lt;br /&gt;mayısta öğrenmiştim;&lt;br /&gt;ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı&lt;br /&gt;ve kim bilir&lt;br /&gt;mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır&lt;br /&gt;tiril tiril bembeyaz bir giysiyle&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;rüzgarda ayakların çıplak &lt;/div&gt;öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi&lt;br /&gt;bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi&lt;br /&gt;eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan&lt;br /&gt;tam&lt;br /&gt;tam yaza girecekken yazın omzuna yüzünü dayayacakken&lt;br /&gt;çekip giden&lt;br /&gt;ayaklarının altından o son sığınak terası da&lt;br /&gt;acılarının veliahtı bach'ı da çekip&lt;br /&gt;gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir&lt;br /&gt;yani.. anlıyor musun.. mayıstı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;seni o yüzden bağışladım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan&lt;br /&gt;biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz&lt;br /&gt;cesaret işiydi, delikanlıcaydı,&lt;br /&gt;bu korkunç sevgide&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz &lt;/div&gt;el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız&lt;br /&gt;yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu evcilik oyununda bile duldum&lt;br /&gt;hatırla&lt;br /&gt;sana dizlerimi&lt;br /&gt;sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;&lt;br /&gt;çevirdikçe ruhunun radyo dalgalarında&lt;br /&gt;cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı&lt;br /&gt;boktu püsurdu hatırla, senin gözlerin çokulusluydu&lt;br /&gt;senin gözlerin ham kadınsızdı&lt;br /&gt;çamurdandı&lt;br /&gt;ağzımda getirdiğim karsuyunu&lt;br /&gt;kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni&lt;br /&gt;çıktı içimdeki cin&lt;br /&gt;yatağa döküldü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;yatağıma döküldün &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;yatağına döküldüm &lt;/div&gt;ve ben bu sonsuz savruluşta&lt;br /&gt;o gece&lt;br /&gt;bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!&lt;br /&gt;senin oldum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla&lt;br /&gt;karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin&lt;br /&gt;senin mahşer atlısı dudaklarına&lt;br /&gt;en çok da dudaklarına sokuldum!&lt;br /&gt;üşüyordum,&lt;br /&gt;üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını&lt;br /&gt;bir tay sığınırcasına anasına&lt;br /&gt;bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..&lt;br /&gt;cesedine yeni baştan hayat verebilmek için&lt;br /&gt;ihtiyarladım.. ihtiyarladım..&lt;br /&gt;ben zaten kendimi aşklarda&lt;br /&gt;hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!&lt;br /&gt;koştum sürekli&lt;br /&gt;bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan&lt;br /&gt;telaşlanır, ağlar&lt;br /&gt;babasını sorar çevresindekilere&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;öldüğünü bildiği halde &lt;/div&gt;adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin&lt;br /&gt;bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın&lt;br /&gt;bir dikilir bir çöker ya&lt;br /&gt;kalbine secde eden intikam&lt;br /&gt;tam&lt;br /&gt;tam yaza girecekken&lt;br /&gt;yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken&lt;br /&gt;sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı&lt;br /&gt;-geri döner.. döner değil mi.. diye&lt;br /&gt;birkaç kırık sözcük.. buruşuk..&lt;br /&gt;-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun&lt;br /&gt;-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın&lt;br /&gt;nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı&lt;br /&gt;gibi süzülürken mayıs, ah bach!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!&lt;br /&gt;talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;nasıl yedirirdim ihanetini kendime&lt;br /&gt;o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım&lt;br /&gt;herşey ama herşey elele mayıstı&lt;br /&gt;seni o yüzden bağışladım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzanıp topraktan çıkardın beni&lt;br /&gt;tozumu sildin, hohladın, parlattın&lt;br /&gt;ovdun ve okşadın beni&lt;br /&gt;çıktı içimdeki cin;&lt;br /&gt;ondan&lt;br /&gt;-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-&lt;br /&gt;affını diledin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mayıstı. mecburdum.&lt;br /&gt;seni o yüzden bağışladım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;bir şey olmuş, kadınların bir üzüntüyü taşıyamayıp düşüvermesi gibi düşmüşüm yatağa. ateşim varmış, bir şiiri ezbere sayıklıyormuşum. bu şiiri. şairini bilen varsa, gelsin. bilene acıklı bir hediye veririm belki.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;duman'a şarkı:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="250" height="40"&gt;&lt;param name="movie" value="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf"&gt;&lt;param name="wmode" value="window"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;param name="flashvars" value="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;amp;widgetID=16169748&amp;amp;style=metal&amp;amp;p=0"&gt;&lt;br /&gt;     &lt;embed src="http://listen.grooveshark.com/songWidget.swf" type="application/x-shockwave-flash" width="250" height="40" flashvars="hostname=cowbell.grooveshark.com&amp;widgetID=16169748&amp;style=metal&amp;p=0" allowscriptaccess="always" wmode="window"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-2964723996623896521?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/2964723996623896521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=2964723996623896521&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2964723996623896521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2964723996623896521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/10/bak.html' title='bak'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4477644918496639792</id><published>2009-10-06T02:16:00.001-07:00</published><updated>2009-10-06T03:10:30.196-07:00</updated><title type='text'>ha, brachap dabarah!</title><content type='html'>&lt;strong&gt;geçenlerde arkadaşlarla ada’ya gittik.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLIFmzpMI/AAAAAAAAAYI/gSN0I7ybm54/s1600-h/frank-scherschel-atomic-bomb-mushroom-cloud-after-test-at-bikini-island.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413612650734786" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLIFmzpMI/AAAAAAAAAYI/gSN0I7ybm54/s320/frank-scherschel-atomic-bomb-mushroom-cloud-after-test-at-bikini-island.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(hayır, pasifik adaları’na değil. pasifik’te bulunan rongelap, bikini, enewetakk ve mashall adaları çok uzun zamandır, nükleer silah denemelerinin adresi. bu ülkeler, denemelerin insanlara zarar verdiğini reddetmeyi sürdürürken buralarda yaşayan pek çok insanda kanser vakası görülüyor. tatil için iyi bir seçenek değil.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;büyükada’ya. havlularımız, bikinilerimiz kocaman çantalarımızdaydı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssK6RdCPsI/AAAAAAAAAX4/kig3zBABPkA/s1600-h/bikini.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 246px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413375312805570" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssK6RdCPsI/AAAAAAAAAX4/kig3zBABPkA/s320/bikini.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(1946 yazında dünyanın en sıcak haberi neydi? 1- abd marshall adaları’ndaki bikini adasını “operation crossroads” olarak bilinen bir dizi nükleer denemenin alanı olarak seçmişti. 2- bundan daha da sıcak haber ise şuydu: fransız modacı reard, muhafazakarları çileden çıkaran bir model hazırlamıştı. reard, pasifikteki dünyayı sarsan sıcak olaydan daha sıcak bir olaya imza attığına işaret etmek için, hazırladığı deniz giysisine “bikini” adını vermişti. modelini tanıtacak manken bulamayınca da gece kulüplerinde çıplak dans eden bir kızı kullanmıştı. bikini nedeniyle güneşin zararlı ışınlarına daha çok maruz kalmak cildinizde kanser dahil bir çok hastalığa neden olabilir. hımm… ilginç. bu durum bizi, çinlilerin beş bin yıllık I Ching bilicilik kitabına götür. bu kitap bizim bilimin temeli dediğimiz nedensellik olarak saptadığımız şey üzerinde hiç durmaz da, olguların yalnızca rastlantı yönü ile uğraşır. şansı ve denk gelişi, doğa yasalarındaki düzensizliği olguların nedensel açıklamasından daha anlamlı sayan bu kehanet, bu bilinçaltını keşif, bu bilicilik kitabına dilerseniz daha sonra döneriz.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;yakında seyahate çıkacağım için uzun bir süre göremeyeceğim boğaz’ı tutkuyla seyrettim.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLgj9R0PI/AAAAAAAAAYo/g2kUQaciCmY/s1600-h/io.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 298px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389414033114910962" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLgj9R0PI/AAAAAAAAAYo/g2kUQaciCmY/s320/io.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(boğaz/bosphore: bosphore, rumca bosporos’tan gelir; inek geçidi manasında. biliyorsunuz, zeus, Io’yla yatar. o sırada kıskanç karısı hera gelir &lt;span style="color:#c0c0c0;"&gt;– hera’nın kıskançlığından anormal bir şeymiş gibi bahsedilir ya hep, pes diyorum. kıskançlığı normal ama kıskançlığının sonuçları anormal desek?hani yanlış olmasın. ben bir ara sadece hera’yı incelemek istiyorum mitolojide, ne dersiniz? onun hiç bahsi geçmeyen oğlu ares’le ilişkisi hakkında kafa yormayı filan, hımm?:p &lt;/span&gt;-zeus uygunsuz durumda yakalanmaktan kurtulur, ama hera durumu anlar, ineği kendisine hediye etmesini ister ve ona sonsuza değin eziyet etmesi için ineğe bir sinek musallat eder &lt;span style="color:#999999;"&gt;– hera’da hoşlanmadığım şey bu! ihanet durumunda muhatap alacağı kişi, ilişkide bulunduğu kocası iken, sorunu onunla halletmesi gerekirken, ikinci kadınla uğraşması. Cık cık cık.-&lt;/span&gt; zavallı Io –&lt;span style="color:#999999;"&gt;ki çektiği çileler onu kusurlu bulmamızı engelliyor bu aşamada-&lt;/span&gt; sinekten kaçayım derken yüzerek asya’dan avrupa’ya geçer. bous=inek, phoros=geçit. hatta İyon=Ion denizi adı da buradan gelir.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;ahh… istanbul ne güzel, hele galata!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLPs5p0WI/AAAAAAAAAYQ/QS8cFJMpnKw/s1600-h/galata_kulesi_1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 242px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413743457849698" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLPs5p0WI/AAAAAAAAAYQ/QS8cFJMpnKw/s320/galata_kulesi_1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(bizans devrinde istanbul'dan büsbütün ayrı bir varlık olan galata, bazı tarihçilere göre, rumca süt demek olan &lt;em&gt;gala’&lt;/em&gt;dan çıkmış. galata’da inek ahırları ve ve süthaneleri varmış zamanında.)&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#666666;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;martılar, vapurumuzun kuyruğundan yükselen su buharları…&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(su parçacıkları çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük de olsa su buharı vardır. maddenin bu görünmez haline felemençe’deki grek kökenli ve 'dipsiz uçurum ya da boşluk' anlamına gelen &lt;em&gt;chaos/kaos&lt;/em&gt; sözcüğünden çıkışla &lt;em&gt;gas&lt;/em&gt; denildi.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;kendimize şöyle demli bir çay söyleyip gazetelerimizi açtık.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLayUaktI/AAAAAAAAAYg/f-owoh8Z60Y/s1600-h/houchinese.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 262px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413933890835154" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLayUaktI/AAAAAAAAAYg/f-owoh8Z60Y/s320/houchinese.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(çay kelimesi çince &lt;em&gt;t’e ce ch’a&lt;/em&gt; kelimelerinden girmiş tüm dünyaya. ya gazete? evet, ilk gazete ti-pao -saray haberleri- başlığıyla tang döneminde çin’de yayımlanmış, ama gazete ismi nereden geliyor? şuradan; 15. yüzyılda venedik’te el yazması haber mektupları yayımlanıyor ve bunlar en küçük venedik parası olan bir gazete karşılığında alınıyordu, hı-hıı evet) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;ama gazete okumak ne mümkün, martı çığlıkları, işportacılar… gerçi bundan hiç şikayetim yoktu doğrusu. işportacıları da çerçileri de çok severim, bir saksağan gibi o küçük, renkli eşyaları didiklemek isterim. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(işporta kelimesi yunanca &lt;em&gt;stin porta&lt;/em&gt; yani 'kapıdan kapıya' deyiminden türemiş)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;vapurumuz yanaşınca ada’da birazcık yürüyelim, o güzel ada evlerini seyredelim istedik. bahçeler, ada çamları, kamelyalar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLmBbOTqI/AAAAAAAAAYw/ZXg6k-wqnD4/s1600-h/Kameriye1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 260px; DISPLAY: block; HEIGHT: 243px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389414126924484258" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLmBbOTqI/AAAAAAAAAYw/ZXg6k-wqnD4/s320/Kameriye1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(bu arada kamelyalı kadını hatırlamakta fayda var. oğul alexandre duma’nın kitabı kamelyalı kadın’ın amerika’daki çevirisi &lt;em&gt;camille &lt;/em&gt;adıyla yayımlanmış. oysa, kitapta &lt;em&gt;camille&lt;/em&gt; adına rastlanmaz. kahramanı kadının ismi &lt;em&gt;marguerite gauthier’dir&lt;/em&gt;. ancak kitabı ingilizce’ye çeviren çevirmen ne yapmış? hem kitabın adını hem kahramanın adını &lt;em&gt;camille&lt;/em&gt;’e dönüştürmüş. galiba &lt;em&gt;camille&lt;/em&gt; adıyla &lt;em&gt;kamelya&lt;/em&gt; arasında bir bağlantı kurmuş kendince. oysa fransızca’da&lt;em&gt; camille&lt;/em&gt; adı, latince &lt;em&gt;“kurban törenine katılan”&lt;/em&gt; anlamına gelen sözcükten türemiş. camellia/kamelya ise bu çiçeği doğudan fransa’ya getiren botanist-papaz kamel’den kaynaklanıyor. çok komik!) &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;evet, nerede kalmıştık? yürüyorduk ve kamelyalar altındaki kameriyelere bakıyorduk hayranlıkla…&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(kamelya yanlışlığı devam eder ve bazı yerlerde bahçede kurulan, üstü örtülü, kenarları parmaklıklı bu yerlere &lt;em&gt;kamelya&lt;/em&gt; denir ama aslı biliyorsunuz ki &lt;em&gt;kameriye&lt;/em&gt;’dir. kamer ay demektir. kameriye de ay ışığı altında oturulup mehtabın seyredildiği yer anlamına gelir.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;yorulunca yanımızdan geçen bir faytonu durduk.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLCCi-8CI/AAAAAAAAAYA/kocrdVBsi0E/s1600-h/fayton.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413508750176290" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLCCi-8CI/AAAAAAAAAYA/kocrdVBsi0E/s320/fayton.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(fayton, bazen de payton deriz. bu arabanın adı antik söylence kahramanı phaethon’dan gelir. grekçe’de &lt;em&gt;parlak, parıldayan&lt;/em&gt; demektir. ovidus'a göre klymene’nin oğlu olan phaeton, bir gün güneş’in sarayına girip güneş’le görüşmeyi başarmış ve bu sırada da gerçek babasının güneş olduğunu öğrenmiş. muhtemelen kendisini suçlu hissetmiş baba güneş ki &lt;em&gt;“dile benden ne dilersen&lt;/em&gt;” demiş. genç bir delikanlı babasından ne ister? güneşi’in arabasını kullanmak istemiş. güneş mırın kırın etmiş ama madem ki söz verdim diyip, arabayı verince olanlar olmuş. phaeton arabanın hızına dayanamyıp coşkusundan atların dizginlerini bırakıverince – bence phaeton yıllarca kendisine babalık yapmayan güneş’e hıncından yaptı bunu- araba, yolundan çıkarak dünyaya yaklaşmış. ida, olimpos dağlarında yangınlar çıkmış, akarsular kurumuş. neyse ki zeus daha fazla gecikmeden olaya müdahale edip yıldırımını fırlatmış. phaeton ölmüş, atlar sakinleşmiş. bence çok acıklı olan bu olaydan sonra aslında güneş tanrıya ait olan arabanın adı &lt;em&gt;phaeton= payton=fayton&lt;/em&gt; diye anılır olmuş.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;faytonumuzda tıngır mıngır gidip lokantamıza ulaştık. ben çok severim, kahve ve lokum ikilisini. utanç verici ama türk kahvesinden bahsetmiyorum burada, filtre kahveyi seviyorum. &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssL1sNJfKI/AAAAAAAAAZA/AmLiKpYeMCQ/s1600-h/Red_Carrots.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389414396106210466" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssL1sNJfKI/AAAAAAAAAZA/AmLiKpYeMCQ/s320/Red_Carrots.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(filtre sözcüğü sizce nereden gelir? Bunu bir bilmece olarak sorsam hepinize sıfırı basmak zorunda kalırdım. çünkü filtre kelimesi havuçtan gelir. bilemezdiniz hiç. havucun eski yunanca’daki adı “philtron”. buradan aşk iksiri anlamına gelen “philtre" türemiş. hımm… evet havucun fallik bir görüntüsü var doğrusu, ama hiç aklınıza gelir miydi, havucun suyunun çıkarılıp posasız bir aşk iksiri olarak kullanıldığı? hayret...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;hep küçük bir kutuda çantamda taşıdığım hacı bekir lokumlarının lokum’u ise arapça “rahatü’l hulkum”dan geliyor. gırtlağı rahatlatan anlamında.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;sıra yemeklerimizi sipariş etme zamanı geldiğinde gördüm ki menüde gulaş var! ada'ya gidip gulaş yemek olmayacak şey değil.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLVfB0jkI/AAAAAAAAAYY/L00c74VMOfQ/s1600-h/gula%C5%9F.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389413842813226562" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLVfB0jkI/AAAAAAAAAYY/L00c74VMOfQ/s320/gula%C5%9F.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(gulaş macar yemeği olarak bilinir, ama  aslında avusturya yemeğidir derler. avusturyalılar’la macarlar arasında tarih boyunca süren bir gulaş savaşı var. viyana’da bir gulaş müzesi kurulmuş mesela. ama işin doğrusunu şimdi öğreneceksiniz. gulaş bizim yemeğimizdir! haydaaa... evet evet öyle. &lt;em&gt;kul aşı,&lt;/em&gt; demek. osmanlılar buralara yaptıkları seferler sırasında, eti suda haşlayıp, üstüne salça koyup askerlerine yediriyormuş. kul aşı olmuş sana, gulaş. elbette macarlar, &lt;em&gt;gulyas&lt;/em&gt; kelimesinin çoban anlamına geldiğini, çobanlarının hayvanları güttüklerinde etlerden yahni yapıp yediklerini. bu yemeğin adının da çoban yemeği demek olan gulas’tan gulaş'a dönüştüğünü savunuyorlar ama ne gam, gulaş bir türk yemeğidir, işte o kadar!:p)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;bu ağır yemeği yiyince ben susup büyüleyici manzaraya daldım.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(islam öncesi iran’da &lt;em&gt;magi &lt;/em&gt;adında din adamları çok etkiliymş ve. ingilizce'deki magic -büyü- iran’daki bu magi kelimesinden gelmekteymiş.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Denizin, ormanın, evlerin rengi fovistlerin resimleri kadar parlaktı.&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLw6QqCyI/AAAAAAAAAY4/Cl8xIp_hCCk/s1600-h/matisse.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 264px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5389414313979677474" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLw6QqCyI/AAAAAAAAAY4/Cl8xIp_hCCk/s320/matisse.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(henri matisse’in, georges rouault’un, derain’in temsilcisi olduğu &lt;em&gt;fauvizm &lt;/em&gt;akımında renkler doğada olduğundan daha abartılıdır, biliyorsunuz. kıpkırmızı gövdeli ağaçlar, mosmor dağlar, sapsarı toprak… peki, fransıca’da vahşi, yırtıcı hayvan anlamına gelen bu fauve sözcüğü niçin bu akımın adı olmuş? şurdan; henri matisse ve genç meslektaşlarının 1906’daki paris'teki sonbahar sergisinin izlendiği salonda her nasılsa donatello’nun da bir yonutu bulunuyormuş. eleştirmen vauxcelles; “donatello, bu aslanlar, kaplanlar, vahşi hayvanlar (fauves) arasında ne arıyor?!” deyince matisse ve arkadaşlarına da bir isim bulunmuş olmuş:)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;sıkıldınız mı? bedduanızı duyar gibi oluyorum, “dilini yutar, afazi olursun, inşallah!” diye.&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;(afazi kelimesi sözlerin kaybolması anlamına; sesli, yazılı ve diğer sembolik süreçlere ilişkin dilin yitimi, anlamına gelir.)&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;bana işlemez bedduanız. boynumda abrakadabra muskam var benim.&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;( 3. yüzyılda yaşayan seranus sammonicus'a bakılırsa abrakadabra sözcüğünün harfleri şu şekilde yazılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;ABRAKADABRA&lt;br /&gt;BRAKADABR&lt;br /&gt;RAKADAB&lt;br /&gt;AKADA&lt;br /&gt;KAD&lt;br /&gt;A&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;bu kağıdı bir koruyucunun içinde boynuna asan kişi her dertten uzak yaşarmış. abrakadabra sözcüğü ibranice’den geliyor ve “ konuş, ey kutsal varlık” anlamındaki “ha, brachap dabarah” kelimelerinden türüyor. konuşuyorum. konuşacağım!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-4477644918496639792?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/4477644918496639792/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=4477644918496639792&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4477644918496639792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4477644918496639792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/10/ha-brachap-dabarah.html' title='ha, brachap dabarah!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SssLIFmzpMI/AAAAAAAAAYI/gSN0I7ybm54/s72-c/frank-scherschel-atomic-bomb-mushroom-cloud-after-test-at-bikini-island.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7076021917301150181</id><published>2009-10-04T22:35:00.000-07:00</published><updated>2009-10-04T23:21:42.152-07:00</updated><title type='text'>ses</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SsmGaajSUuI/AAAAAAAAAXo/SIXViPxm0CY/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SsmGfxPZ1HI/AAAAAAAAAXw/aiK2hKSS8rY/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 377px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5388986309477520498" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SsmGfxPZ1HI/AAAAAAAAAXw/aiK2hKSS8rY/s400/1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9icm5SZlJnZuEzZvxmYsVWb/Emily%2520Loizeau%2520-%2520Je%2520suis%2520jalouse.rbs&amp;amp;colors=body:#BDBDBD;border:#BBBBBB;button:#FFCC33;player_text:#F9F9F9;playlist_text:#666666;" bgcolor="#BDBDBD" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7076021917301150181?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7076021917301150181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7076021917301150181&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7076021917301150181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7076021917301150181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/10/ses.html' title='ses'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SsmGfxPZ1HI/AAAAAAAAAXw/aiK2hKSS8rY/s72-c/1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5204869847651130689</id><published>2009-08-12T00:42:00.000-07:00</published><updated>2009-08-12T03:53:25.823-07:00</updated><title type='text'>romantik</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cvkCNlVXcpNXdthyZvxmYu8WakFmcv02bj5ycyV3bi1WY0NjL3d3d/Sonate%2520en%2520Fam%2520de%2520Bach%252001.rbs&amp;amp;colors=body:#ECECEC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;" bgcolor="#ECECEC" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ve bu arada içinde ruhu sızlıyordu,&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ve doluydu süzgün bakışı gözyaşıyla.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ansızın ayak sesleri! damarında kanı dondu.&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;işte daha yakındalar! sıçrıyorlar... ve avluya&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;dalıyor yevgeni! "ah" deyip gölgeden hafif&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;tatyana çarçabuk öbür sofaya geçip,&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoKDZrAWP9I/AAAAAAAAAXg/HloEjTVXCF0/s1600-h/carl+holsoe.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368998182843203538" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoKDZrAWP9I/AAAAAAAAAXg/HloEjTVXCF0/s400/carl+holsoe.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" allowscriptaccess="always" bgcolor="#ECECEC" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9Sbzl2YpRnbh12by9SbvNmLoNXasdmblZmZ1hmL3d3d/Ludwig%2520van%2520Beethoven%2520-%2520Moonlight%2520Sonata.rbs&amp;amp;colors=body:#ECECEC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;atladı merdivenden hızla yan bahçeye,&lt;br /&gt;uçuyor, uçuyor; bir göz atmaya geriye&lt;br /&gt;edemiyor cesaret; bir koşu dolandı&lt;br /&gt;çiçek tarhlarını, küçük köprüleri, çayırı, gölü,&lt;br /&gt;küçük koruyu, göle uzanan ağaçlı yolu,&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ_OONCY1I/AAAAAAAAAXY/PsJQlaa6HoM/s1600-h/carl-holsoe+4.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 282px; DISPLAY: block; HEIGHT: 256px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368993588086727506" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ_OONCY1I/AAAAAAAAAXY/PsJQlaa6HoM/s400/carl-holsoe+4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" allowscriptaccess="always" bgcolor="#ECECEC" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9Sbzl2YpRnbh12by9SbvNmLoNXasdmblZmZ1hmL3d3d/Frederic%2520Chopin%2520-%2520Nocturne%2520%2528strings%2529.rbs&amp;amp;colors=body:#ECECEC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;bir kucak leylak dalını o arada kırdı,&lt;br /&gt;çiçeklikler üzerinden uçtu dere kenarına,&lt;br /&gt;ve, soluk soluğa oradaki bir sıraya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ-l-4vQKI/AAAAAAAAAXI/SZ_8HBUanQ8/s1600-h/Carl+Holsoe+2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 311px; DISPLAY: block; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368992896780288162" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ-l-4vQKI/AAAAAAAAAXI/SZ_8HBUanQ8/s400/Carl+Holsoe+2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" allowscriptaccess="always" bgcolor="#ECECEC" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9Sbzl2YpRnbh12by9SbvNmLoNXasdmblZmZ1hmL3d3d/Claude%2520Debussy%2520-%2520Clair%2520de%2520Lune.rbs&amp;amp;colors=body:#ECECEC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;devrildi...&lt;br /&gt;"o burada! burada yevgeni!&lt;br /&gt;oy tanrım! neler düşünmüştür!"&lt;br /&gt;içinde kızın ıstıraplarla dolu yüreği,&lt;br /&gt;saklıyor bir umudun belirsiz düşünü;&lt;br /&gt;tir tir titriyor ve ateş saçıyor,&lt;br /&gt;ve bekliyor: gelmiyor mu? ama işitmiyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ-gAUm8zI/AAAAAAAAAXA/_4gqQyf5WNE/s1600-h/carl+holsoe+1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5368992794086404914" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoJ-gAUm8zI/AAAAAAAAAXA/_4gqQyf5WNE/s400/carl+holsoe+1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" height="23" type="application/x-shockwave-flash" width="180" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" allowscriptaccess="always" bgcolor="#663300" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9yZvxmYu8WakFmcvAnau82bt5SZzVXb/05_serenade_tchaikovsky.rbs&amp;amp;colors=body:#663300;border:#663300;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bahçede hizmetçiler sıra olmuşlardı,&lt;br /&gt;çalılar arasında ahududu topluyorlardı&lt;br /&gt;ve buyruk üzre şarkı söylüyorlardı koro halinde&lt;br /&gt;(buyruk üzre, şöyle bir düşünceyle ki,&lt;br /&gt;beylik mülkü yemişleri gizli gizli&lt;br /&gt;haylaz ağızlar yemesinler de&lt;br /&gt;şarkı söyleyerek olsunlar diye meşgul:&lt;br /&gt;köyün keskin usunun bir buluşu bu!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#330000;"&gt;&lt;strong&gt;. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;kopenhag'dayım. sabahları bisikletle dolaşıp, parklarda oturuyorum. işe gidenler sokakları doldurmadan önce eve dönüyorum, carl holsoe'nin çizdiği evlere. oturup, pencerenin ışığında kitabımı okuyorum. okurken öyle hülyalara dalıyorum ki, tatyana olmaya şu kadarcık kalıyor. siz de mi okumak istiyorsunuz? okuyun tabii, ama önce şairi ve kitabın adını bulmanız gerek;)&lt;/p&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5204869847651130689?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5204869847651130689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5204869847651130689&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5204869847651130689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5204869847651130689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/08/romantik.html' title='romantik'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SoKDZrAWP9I/AAAAAAAAAXg/HloEjTVXCF0/s72-c/carl+holsoe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7892471770120865751</id><published>2009-07-21T01:17:00.000-07:00</published><updated>2009-07-21T03:19:29.809-07:00</updated><title type='text'>erhan bey beni mimlemişti-2</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Bu tuhaf olayı anlatıp anlatmamakta epeyce kararsız kaldım. Öyle delice, olağandışı bir olay ki… İlk kez size anlatacağım. Ve belki böylece kurtulacağım bu anıdan. Unutmak için belki önce anlatmam gerekli. Lütfen beni yakın bir arkadaşınızmışım gibi dinleyin ve lütfen hakkımdaki yargılarınızda aceleci davranmayın. Sadece beni dinleyerek bile bana büyük bir iyilik yapacaksınız çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erhan Bey, her ne kadar bir kitabın kışkırtıcı çekimine kapılarak bir tanışmayı kurgulamamı istese de, aşağıda yazdığım olayı okurken bu tanışmayı hiç yaşamamış olmayı istediğimi farkedeceksiniz. Ayrıca bir kurgu değil bu, düpedüz gerçek bir olay. Size ve olayın geçtiği yerlerde, böyle bir tanışıklığın hiç olmadığını düşünen insanlara hiç bir kanıt sunamam gerçi. Sadece o kitap dışında.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#000000;"&gt;"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Orada olma nedenim hoşuma gitmiyordu. Aylar önce Ortaçağ’da yakılan cadıları anmak için düzenlenen bir festivali görmek için gitmiş; bu yabancı şehirle ilişkimin de bu şekilde bitmesini istemiştim. Şehri sevmemiştim. Ancak bir aile meselesi yüzünden amcamın bunaltan ısrarlarına dayanamayarak gene buradaydım. Üniversitede okumak için bu şehre gönderilen kuzinim, Romen bir çingeneye aşık olmuş, okulu bırakacağını, sevgilisinin ailesine ait sirkte çalışacağını söyleyerek tüm aileyi perişan etmişti. Onunla konuşup, aklını başına getirmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez telefonla aramış, ulaşamamıştım. Elbette beni karşılaşmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışardan konuk da kabul eden, kuzinimin yaşadığı öğrenci yurdundaki odama yerleşip, aşağıdaki pub’ın bahçesine indim. Eylül sonlarıydı, serin bir rüzgar ağaçlarda uğulduyor, sicaplar dallarda kaçışıyordu. Gökyüzünde karanlık bulutlar dolaşıyordu. Geniş bir masada, neşeli bir öğrenci grubu vardı. Biramı içerken, tuhaf, hayvani bir korku hissederek hızla arkamı döndüm. Simsiyah gözleri doğrudan bana bakıyordu adamın. Gözlerini kaçırmadı. Hiç gülümsemeden başıyla şöyle bir selam verip, elindeki Yunanca yazılı kitabın kapağını kapattı, yerinden kalktı. Önüme döndüm, içimde duyduğum korkudan midem bulanarak tekrar arkaya baktım, ama kimse yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkulu düşler, karabasanlar yüzünden az uyurum genellikle. Gece ter içinde, muhtemelen kendi çığlık sesimle uyandım. Sert rüzgar ve yağmur perdeyi havalandırarak açık pencereden içeriye doluyordu. Yurdun, her katta bir mutfağı bulunuyordu. Eğer becerebilirsem kendime bir kahve yapacak, gördüğüm berbat düşü unutmaya çalışacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SmV54TvJT5I/AAAAAAAAAWo/OP5n9GK3cRg/s1600-h/szabo-thanksgiving-eves-dream.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 316px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360824939732094866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SmV54TvJT5I/AAAAAAAAAWo/OP5n9GK3cRg/s400/szabo-thanksgiving-eves-dream.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Oradaydı, ortadaki büyük masaya oturmuş, kahve içiyordu. Sanki beni bekliyordu. Kaçmayı düşündüm, ama derin, yumuşak sesi durdurdu beni; “kötü bir düş müydü?” “Evet,” dedim. “Her zamanki düşlerden biri.” “Kahve al kendine,”dedi. Kahveyi koyup, karşısına oturdum. Yarı kapalı gözleriyle bakıyordu ve şimdi daha az korkuyordum ondan. Sert çizgili yüzü, ucu gaga gibi sivrilmiş büyükçe bir burnu, dalgalı, ensesine kadar uzamış saçları vardı. Kaç yaşında olduğunu söyleyemem. Tuhaf, yaşı olmayan bir adamdı. Ya da onu gözleri dışında da tam olarak anlatamam. Gözleriyle beni hipnotize ediyordu sanki, bakakalıyordum onlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah ceketinin cebinden kitabını çıkardı, masaya koydu. “Bu kitap,” dedi, “düşleri kontrol edebileceğini anlatıyor. Don Juan’ın öğretiler. Castaneda diye biri yazmış. Eğer istersen sana yardım ederim. Ama düşüne girmeme izin vermelisin.” Durdu. Başını yana yatırıp gözlerinde bir gülümsemeyi gezdirerek tekrar etti. “Bana izin vermelisin bunun için.” Güldüm. “Böyle şeylere inanmam,” dedim. “Senin inanıp inanmaman önemli değil,” dedi. “Ben inanıyorum ve seni düşünde gördüğün cesetlerden kurtaracağımı söylüyorum.” Bunu duyunca buz gibi terlediğimi hissettim. Karabasanlarımın ana teması olan cesetleri biliyordu. Hemen hepsinde, çok eskiden öldürülmüş cesetler ortaya çıkarılıyordu ve güya hepsini ben öldürmüştüm onların. Cesetler ortaya çıktıkça paniğe kapılıyordum ve dedektifler zeki sorularıyla çevremde sorular sorarak dolaşıyor, çemberi daraltıyorlardı. Eninde sonunda katil olan beni bulacaklardı. Ben, niçin ya da nasıl öldürdüğümü hatırlamıyordum. Sadece katil olduğumu biliyordum. Böyleydi düşlerim. Yargılayıcı gözler altındaydım hep düşlerimde. O, gözlerini bile kırpmamıştı bunu bildiğini bana bildirirken. “Peki” dedim çocukça bir meydan okuyuşla, “gel öyleyse, izin veriyorum.” Kalkıp gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiği kitabı biliyordum. Amerikalı bir antropolog olan Castaneda, tıbbi bitkileri araştırırken Yaqui Kızılderilisi Don Juan'la tanışıyordu. Don Juan büyücülük diyebileceğimiz yöntemlerle özellikle düşlere hakim olma konusunda bilgi veriyor; &lt;strong&gt;bu yöntemleri uygulamak için de, bir bilmecenin doğru yanıtı gibi gizemli, bir şarkı sözü gibi kıvrak adı dilimin ucuna kadar gelip gelip giden kafa yapıcı bir mantarın yenmesini öneriyordu. &lt;/strong&gt;Kısaca hiçbir bilimsel, akla yakın bilgi içermeyen bir yığın saçmalıklarla doluydu bu kitaplar. Adamdan nasıl korktuğumu düşünüp, dalga geçtim kendimle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün kuzinimin okuluna gittim, bir haftadır uğramamıştı okula. Arkadaşlarını bulup, beni mutlaka araması gerektiğini söylemelerini istedim. Odasının kapısına not bıraktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamı ne pub’da ne de mutfakta gördüm. Geç vakit uyudum. Düşümde ıssız bir çölde dolaşıyordum. Birden sela okunmaya başlıyordu. Bir adamın selasıydı. Dehşete kapılmaya başlıyordum. Çünkü adamı benim öldürdüğümü biliyordum. Camiye yaklaşınca cemaatin, adamın yıllar önce öldürülüp cesedinin bir duvarın içine gizlendiğini ve ev yıkılınca cesedin ortaya çıktığını söylediklerini işittim. Sert yüzlü dedektifler insanlarla konuşuyor, ipucu topluyorlardı. Benimle konuşmuyor ama bana kuşkuyla bakıyorlardı. Neden sonra kalabalık arasında onu fark ettim. “Herkes buraya baksın,” dedi. “ Bu bir insan cesedi değil ki. Sadece kukla.” Tabutu açıp, bir kuklayı iplerinden tutup oynatmaya başladı. Polisler dahil herkes gülüşmeye başladılar. Uzakta olan bana baktı. Düşümde sevinçten ağlamaya başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır bu kadar güzel uyumamıştım. Dinlenmiş, keyifli kalktım sabah. Adamı bulup teşekkür etmek istedim. Varlığı korkutucu olmaktan çıkmış, sevimli bir oyun arkadaşına dönüşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıya indiğimde kuzinimle çarpışıyordum neredeyse. Bana sarılıp ağlamaya başladı. Romen sevgilisi başka bir kıza tutulmuştu. “Oturup konuşsan, belki bir yolunu bulursunuz, belki affedersin onu,” diye önerdim. Onu bir daha asla görmek istemediğini, okuluna döneceğini, kendini derslere adayacağını söyledi. “Peki,” dedim, “ sen nasıl istersen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SmV_NmmYf5I/AAAAAAAAAW4/qDbfdB1KaBg/s1600-h/JN.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 314px; DISPLAY: block; HEIGHT: 389px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360830803131006866" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SmV_NmmYf5I/AAAAAAAAAW4/qDbfdB1KaBg/s400/JN.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah için uçak rezervasyonumu yaptırdım. Kuzinimle şehri dolaştık ve akşam arkadaşlarıyla buluşup içtik. Gece huzurla uykuya daldım. Düşümde onu gördüm. Yatağıma geldi. Düşlerindeki cinsellik dozu ergen romantizmini geçmeyen benim için anlatmayı bırakın, düşünmesi bile utanç verici şeyler yaptık. Önce çok çekingen davranan kendime bunun sadece bir düş olduğunu söyleyip durdum. Sonrasında olan biten sadece bir düşte olabilecek kadar ayıp şeylerdi. Sabah uzun uzun gerinip, yataktan fırladığımda komodinin üstünde gördüğüm kitapla donup kaldım. Adamın eski, sayfaları kıvrık Yunanca kitabıydı. Kapıyı kontrol ettim, kilitliydi, gece buraya gelmiş olamazdı. Ama bu kitap nasıl… Usançla yatağa oturdum. Gerçekte asla yapmayacağım, şiddetle karşı çıkacağım dün geceki düş serüveni, sadece bana ait değil ona da aitti. Ve iki kişinin aynı anda gördüğü düş, düş olmaktan çıkardı artık. Hızla giyinip, onu aradım. Onunla konuşacak, bir yolunu bulup olayı rasyonalize edecek, kendime ve ona bunun akla yakın bir açıklamasını yapacak, sohbeti, bu düşü hiç yaşanmamış sayabileceğimiz bir noktaya getirecektim. Yurt idaresine sordum, tarif ettiğim gibi bir konukları hiç olmamıştı. Onlara elimdeki Yunanca kitabı gösterdim. Bana kuşkuyla bakıp, başlarını salladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan aylar geçti. Burada ve renklerin peşinde yaptığım yolculuklar sırasında hala ara sıra düşüme geliyor. Bazen beni karabasanlarımdan korumak için bazen de başka şeyler için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;not: yazıdaki bilmeceyi de farkettiniz umarım:)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7892471770120865751?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7892471770120865751/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7892471770120865751&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7892471770120865751'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7892471770120865751'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/07/erhan-bey-beni-mimlemisti-2.html' title='erhan bey beni mimlemişti-2'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SmV54TvJT5I/AAAAAAAAAWo/OP5n9GK3cRg/s72-c/szabo-thanksgiving-eves-dream.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7045506098734286384</id><published>2009-07-04T00:01:00.000-07:00</published><updated>2009-07-04T00:20:13.596-07:00</updated><title type='text'>erhan bey beni mimlemişti-1</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:130%;color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk7-g3zgCPI/AAAAAAAAAWg/PH61JndcPDs/s1600-h/vaclav-jansa-maiselova-ulice-prague-illustration-from-stara-praha.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354496847679326450" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk7-g3zgCPI/AAAAAAAAAWg/PH61JndcPDs/s400/vaclav-jansa-maiselova-ulice-prague-illustration-from-stara-praha.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Akşam yemeğini, kentimizin yeme içme mekanlarıyla pek de alakası olmayan kuytu bir köşesinde, müdavimleri dışında kimsenin bilmediği bir lokantasında yerim. Dün akşam, lokantanın her zamanki tuğla duvarlı, az ışıklandırılmış köşesinde bulunan masamda yemeğimin gelmesini beklerken karşı masada onu gördüm. Yaşlıca bir adam, incecik ve çok hoş giyinmiş.&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;Bir yandan şarabını içerken bir yandan da okuduğu kitaptan notlar alıyor. Garson’dan hesabı getirmesini isterken, kitabı şöyle bir kaldırıyor ve kitabın Prag hakkında yazılmış bir gezi kitabı&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;**&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; olduğunu fark ediyorum. Kitaptan gözümü kaldırdığımda, güzel gün görmüş bakışlarıyla karşılaşıyorum. Hayret, hiç utanmıyorum. Telaşlanmıyorum da. Hatta;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;“Ey vapur, beni de götür yanında! Ey gemi, çal beni buradan! Uzaklara, çok uzaklara götür! Burada çamura dönüyor bütün gözyaşları!” diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülümsüyor ve&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;“Orada yıldızlar gördük&lt;br /&gt;Ve dalgalar, kumlar gördük,&lt;br /&gt;Ve onca krize ve umulmadık felakete rağmen,&lt;br /&gt;Burada sıkıldığımız kadar sıkıldık,” &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;d&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;iyor.&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;*** &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Gülümsüyoruz. Garsona hesabı ödeyip kalkıyor, masamın yanından geçerken bir an durup bakıyor. Bakıyorum. Bakışıyoruz. O an gerçekten de onunla Prag’a kadar gidebileceğimi, Prag’ın eski mahallelerinde dolaşıp, ünlü Çek biraları deneyeceğimizi, çok eğleneceğimizi biliyorum. O da biliyor. Masada duran elime şöyle bir dokunup, “hoşça kal” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;* Adam nereden baksan Murat Belge'yi çok andırıyor. O değil elbette. O, Prag hakkında bir gezi kitabı yazıyor olurdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;** Kitap, Dost Yayınlarından çıkmış, Dorling Kindersley kitabı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*** İki şiir de Baudelaire'den. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Elbette elbette... unutuyordum neredeyse. Ben de Sahip'i, Halid'i, Pusarık'ı mimliyorum. Hadi bakalım, gözler kütüphaneye!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7045506098734286384?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7045506098734286384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7045506098734286384&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7045506098734286384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7045506098734286384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/07/erhan-bey-beni-mimlemisti-1.html' title='erhan bey beni mimlemişti-1'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk7-g3zgCPI/AAAAAAAAAWg/PH61JndcPDs/s72-c/vaclav-jansa-maiselova-ulice-prague-illustration-from-stara-praha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-883320718829701168</id><published>2009-07-03T01:19:00.000-07:00</published><updated>2009-07-03T01:40:02.645-07:00</updated><title type='text'>cuma üzümü</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk2_KAlbTdI/AAAAAAAAAWY/G-I2zsJdT_I/s1600-h/%C3%BCz%C3%BCm.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5354145710689963474" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk2_KAlbTdI/AAAAAAAAAWY/G-I2zsJdT_I/s400/%C3%BCz%C3%BCm.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;beyaz için hiç birinizden bir cümle, bir sözcük, bir çığlık, bir mırıltı, bir fısıltı, bir inilti olsun duyulmadı. neden, diye soracağımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. sormayacağım. keyfiniz bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu resimden yavaşça sarıya mı geçeceğiz  sanıyorsunuz? hayır efendim, ne münasebet. beyaz hakkında konuşmadan, beyazı bir güzel ve keyifle kirletmeden şuradan şuraya gitmiyoruz. diyorum bak, aşağıda bekliyeceğim sizi, geldiniz geldiniz; yoksa oraya bir kulübe inşaa ediyorum, kendime beyaz bekçisi adında bir unvan icat edip orada yaşayıp gidiyorum. siz ne tatlı üzümler, ne şeftaliler, ne incirler, ne karpuzlar yiyeceksiniz bu arada. ben bekleyeceğim; siz mandalinalara, portakallara, elmalara geçeceksiniz, ben yaşlanacağım, saçlarım beyazlaşacak, derme çatma kulübeme girip dikiş makinamda kendime beyaz bir kefen dikeceğim. vasiyetimi kefenimin üstüne yazacağım, tüm oyuncuların isimleri olacak orada. artık ölmeye yakın olduğum için, bir ihtiyarın belleği nasıl beyazlaşıp, aklında sadece çocukluğu kalırsa, öyle bağışlayacağım sizi. her birinizi neden sevdiğim yazıyor olacak orada. bunlar size ait sırlar olacak, meğer orada bir sandalyede duvara dönük otura otura ermiş olmuşum, bilge olmuşum, neden sevilebilir insanlar olduğunuzu siz bilmezken, ben biliyor olmuşum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne yapacaksınız? bekleyecek kadar sabırlı mısınız? yoksa hayatı daha mı önemsiyorsunuz? siz bilirsiniz. siz, bilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;not: bu arada ben buenos aires'ten kulübem için ağaç almaya gidip geliyorum hemen.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-883320718829701168?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/883320718829701168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=883320718829701168&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/883320718829701168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/883320718829701168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/07/cuma-uzumu.html' title='cuma üzümü'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sk2_KAlbTdI/AAAAAAAAAWY/G-I2zsJdT_I/s72-c/%C3%BCz%C3%BCm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-8699233023589762197</id><published>2009-06-30T04:13:00.001-07:00</published><updated>2009-06-30T04:38:16.231-07:00</updated><title type='text'>kuyruklu beyaz</title><content type='html'>İşlediğiniz bir kabahat yüzünden yargılayıcıların karşısına çıkarken üstünüzde beyaz bir giysi olması gerektiği öğüdünü verirler. Beyaz, masumiyet iddianızı güçlendiren bir renktir çünkü. Gelinlerin ve bakirelerin rengidir. Dokunulmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar şeytanın, ayrıntıda, kuytuda, gölgelerde, karanlıklarda gizli olduğu söylense de bana kalırsa şeytan bizzat beyazda, apaçık ortada olanda gizlidir. Bu, onun alaycılığının, oyunbazlığının, şakacılığının, insan ruhuyla giriştiği rekabetçi karakterinin bir yan ürünüdür. Meydan okur ve bence gayet dürüsttür. Size önerdiği anlaşma, günümüzde şirketlerin yaptığı gibi küçücük puntolarla yazılmış değildir ve okumanıza fırsat vermeden acil olarak imzalamanız için kalemi elinize tutuşturmaz. Sizi, anlaşmanın koşulları ve sonuçları hakkında aydınlatır ve kabul etmeniz için üstünüzde baskı filan kurmaz. Öyle yapsa, eğlenceli olmazdı onun açısından. Sizi, ruhunuzla karşı karşıya bırakır ve insan olma serüveninizde kendinizi tanımanız için en büyük fırsatı tanır. Tanrı, şeytanla karşılaşmamış, karşılaşıp, ruhunun masumiyeti ve kalbinin gizli günahkar isteklerini bir terazide tartmak zorunda kalmamış insanlardan korusun bizi. Hiç bir şeyden anlamaz onlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan tüm zafiyetimizi bilir ve her beyazın içinde patlamaya her an hazır bir bomba gibi zonklar. Beyaz, tüm günahları potansiyel olarak içinde tutar, geri kalan bütün ışığı yansıtarak elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michael Jackson öldü. (pardon, güm! diye atlayınca bu konuya biraz ürküntü yarattı:)Cildi süt kadar beyazdı. Onun beyaz olma ısrarı beni nasıl da hüzünlendirirdi. Utandırırdı da. Michael Jackson eğer on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşamış olsaydı, o dönemde çok yaygın olan “gençlik goncası” adında makyaj malzemelerini kullanırdı. İçeriğinde bol miktarda kurşun beyazı bulunduran bu krem ve makyaj malzemeleri eski Mısırlı, eski Romalı ve Japonya’da geyşaların da bolca kullandığı bir üründü ve sonucu ölümcüldü. Cildi bembeyaz ve çok genç gösteriyordu ama resmen zehirliydi. On dokuzuncu yüzyılda bu ürünlerin zehirli olduğu bilinmesi gerekiyordu artık, ama ne gam, kadınlar aldırmıyordu buna. Zehirli alaşımı sürdükleri yüzlerinde, melankolik ve romantik bir genç kadının solgunluğu beliriyordu. Kurşun beyazının verdiği zarar, onları daha da çekici gösteriyordu; başka bir aleme aitmiş gibi meleksi bir tarz. Bedende başlayan uyuşukluk, geceleri başlayan uykusuzluk, bileklerde başlayan mavi lekeleri gizlemek için kol yenlerinin ellere doğru çekiştirilmesi, onları sevimli ve romantik gösteriyordu muhtemelen. Viktoryen şairler, aşık oldukları bu bembeyaz yüzlü hayaletimsi kadınlar için kaç sone yazmıştır kim bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michael Jackson, böbreklerinin iflas edip, müthiş bir halsizlikle dans etmesini engelleyen bu beyazlatıcı mamülleri kullanmış olsaydı, ellisine varmadan ölürdü. Çocukluğunu zehir eden babasına, kardeşlerine, medyaya ve dünyaya kapkara gelmesine izin veren Tanrı’ya sürekli isyan eden, sahip olmadığı çocukluğunu, odasında bir sürü sümüklü veletle saatlerce çizgi film izleyerek geri almaya, kara tenini ve etli yüz hatlarını cerrahların elinde dehşet acılar pahasına dönüştürmeye çalışan Michael Jackson, ölürken kalbi kırıktı belki ama dilediğince beyazdı. Çok şükür, bununla teselli bulabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehirli güzellik goncasının neden olduğu hastalığın ilerleyişi, beyaz olma konusundaki ısrara ve onu ne sıklıkta kullanıldığıyla ilgiliydi muhtemelen. Hastalığın tedavisi içinse en popüler ilaç, bembeyaz süttü. Şeytan kıs kıs gülüyordur herhalde beyazı kullanarak insanlarla oynadığı oyun sahnelenirken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sknzk4o2kiI/AAAAAAAAAWQ/06HQeSMsDVA/s1600-h/whistler.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 196px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353077447111119394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sknzk4o2kiI/AAAAAAAAAWQ/06HQeSMsDVA/s400/whistler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadın var. Tabloda. Beyaz bir perdenin önünde dikilmiş, beyaz giyinmiş, elinde de leylak tutuyor. Yüzü beyaz değil galiba, şansına, güzellik goncasını kullanmamış olmalı ki, kırmızımsı daha çok. Amerika asıllı İngiliz Whistler yapmış bu tabloyu. Ressamı çok ünlü, macera dolu bir hayatı var. Ama onu geçelim, tabloya dönelim. Bu, beyazlığıyla başdöndürücü tablodaki kadının ayaklarının altında posttan bir yaygı var, postun sahibi, kurt ya da ayı galiba. Bu yabani baş, ağzını tehditkar biçimde açmış bize bakıyor. Tuhaf bir resim, kadının duruşu da bana sevimsiz geldi. Öylece durmuş, poz vermiş. Eleştirmen Philip Gilbert Hamerton, resimlerine noktürn, armoni, senfoni gibi müziksel isimler vermeye bayılan ressamın, Beyaz Senfoni No1: Beyaz Kız adlı bu tablosunun hiç de beyaz olmadığı yolunda şikayetini ilan etti. “Bi kere,” dedi, “herkes resmin sarı, kahverengi, mavi, kırmızı ve yeşil renkler içerdiğini görebilir.” Ne çocukça bir isyan. Küstah ressam Whistler, fırsatı hiç kaçırmadan alayla sordu: ”Öyleyse Senfoni Fa başka nota içermeyip Fa, Fa, Fa’nın tekrarından mı ibaret olacak? Aptal.” Whistler evet çılgındı, özellikle konu beyazken beyaz arka plan yapacak kadar çılgın hem de. O zamana kadar bu yapılmamıştı. Olağandışı bir cüret!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hımmm… doğrusu benim derdim bu değil. Şimdi, beyazlar içinde olmakla ve o dümdüz duruşuyla bize hakkında iyi kötü hiçbir yargı oluşturma şansı tanımamakla şöyle böyle bir masumiyet duygusu veriyor resim. Ama ayaklar altındaki o post ne öyle!? Resimdeki modelin adı, Joanna Hefferman ve ne kadar da ağırbaşlı görünüyor. Ama biz gerçeği biliyoruz. Whistler ona “Ateşli Jo” adını takmış ve 1861 kışını birlikte Paris’teki o atölyede geçirmişler. Tutkuları öyle dallı budaklı bir şeymiş ki, Whistler’in annesi, koyu dindar şu kadın&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SknzgYwjdNI/AAAAAAAAAWI/G5xYqDNrAjA/s1600-h/mother.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 348px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353077369834009810" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SknzgYwjdNI/AAAAAAAAAWI/G5xYqDNrAjA/s400/mother.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;bu ilişkiye taa Amerika’dan engel olmak için epey uğraşmış. Whistler'in, beyazlı tablosunu yaparken kullandığı kurşun tozu yüzünden ayakları yerden kesiliyordu belki ama ayaklarını yerden kesen daha çok bu Ateşli Jo imiş. Ve evet, Jo’nun ayaklarının altındaki bu vahşi bakışlı post, üzerinde birlikte geçirilen şehvetli çalışma saatlerinin anısını resmediyor galiba. Beyaz resim hiç masum değil yani, tamam mı, ve şeytan kızın elbisesindeki kurşun tozunda ve daha çok üstünde eğlenceli saatlerin geçtiği çok açık postun sahibi o kurdun gözlerinde. Bakınız arkadaşlar, gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu Michael Jackson ağıtçısı, elalemin aşk hayatına burnunu sokan uyduruk resim eleştirmeninizin size bir bilmece sorması işin icabı. Ressam hakkında sormayayım. Kurşun beyazının nasıl elde edildiği gibi sıkıcı bir soru da sormayayım. Şunu sorayım; gençlik goncası denilen ve içeriğinde kurşun beyazı bulunan bu zehirli mamülün neden olduğu hastalığın adını sorayım. Hı hı, evet bunu sorayım. Bu gıcık soru için ipucu olarak hastalığın bir gezegen adından türetildiğini söyleyeyim. Durun bakayım güneş sisteminde bu kaçıncı gezegendi… 6. hımm… çok manidar arkadaşlar, şeytanın rakamı! Bu gezegen, etkisi altında doğana karanlık getirir biliyorsunuz…. Uuuu çok korkunç, çok şeytani, korkudan bembeyaz kesildim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SknzXv1rxxI/AAAAAAAAAWA/TSTC5YkW2d4/s1600-h/cremorne-lights.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 263px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353077221410719506" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SknzXv1rxxI/AAAAAAAAAWA/TSTC5YkW2d4/s400/cremorne-lights.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;ben whistler'in bu tablolarını seviyorum işte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-8699233023589762197?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/8699233023589762197/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=8699233023589762197&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8699233023589762197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8699233023589762197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/kuyruklu-beyaz.html' title='kuyruklu beyaz'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sknzk4o2kiI/AAAAAAAAAWQ/06HQeSMsDVA/s72-c/whistler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-2291563557199503448</id><published>2009-06-27T01:10:00.000-07:00</published><updated>2009-06-27T01:25:41.003-07:00</updated><title type='text'>cumartesi kahvaltısı</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SkXUBZM0spI/AAAAAAAAAV4/XfCAH06F7rM/s1600-h/gasl_blonde_redhead_01-749317.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 354px; DISPLAY: block; HEIGHT: 375px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351916852609331858" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SkXUBZM0spI/AAAAAAAAAV4/XfCAH06F7rM/s400/gasl_blonde_redhead_01-749317.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt; ve bir ceza!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;kime bu ceza? bana. bana! son üç yorumu kaybettim. çok şaşkınım bu aralar, bağışlayın beni derhal. lütfen. aklımda ama: pusarık, anneler ve kızları filminden bahsediyor, togliatti, şu soğuk dere için munzur ırmağı önerisini getiriyor ve sonra halid... şey... diyordu. şey... vittoria de sica ile yılmaz güney filmlerinin örtüştüğü noktaların benim buluşum olmadığını, günaydın yani bana, yılmaz güney'in sinemasının yeni gerçekçi olarak adlandırıldığını... başıma vura vura, sivri dili ile beni kırbaşlaya kırbaçlaya anlatıyordu. ben halid'in düşüncesini, öfkeyle, kibirle, küstahlıkla dillendirmesini ne çok severim. eğer konuşacaksa, onu kışkırtmaktan da geri durmamak gerek, derim, ama çok da korkarım. çok şükür, çok şükür, aynı taraftayız hep!:) &lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;halid, vezir kebabı yok sana. bak, güzel bir cumartesi kahvaltısı fotoğrafı var onun yerine.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;bağışladınız mı beni? yoksa şu kayayı, yüksek tepeye çıkarıp, sonra oradan yuvarlayıp, sonra tekrar tepeye... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-2291563557199503448?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/2291563557199503448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=2291563557199503448&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2291563557199503448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2291563557199503448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/cumartesi-kahvalts.html' title='cumartesi kahvaltısı'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SkXUBZM0spI/AAAAAAAAAV4/XfCAH06F7rM/s72-c/gasl_blonde_redhead_01-749317.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-2999707628097916917</id><published>2009-06-16T00:46:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T01:27:21.550-07:00</updated><title type='text'>Bisiklet Hırsızları</title><content type='html'>&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 302px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347830253736088322" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdPSCEG0wI/AAAAAAAAAVA/QCY3842xUxk/s400/bisiklet.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Aynı zamanda oyuncu ve şarkıcı da olan Bisiklet Hırsızları filminin yönetmeni kimdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;a) Visconti&lt;br /&gt;b) Rosselini&lt;br /&gt;c) Vittoria De Sica&lt;br /&gt;d) Castellini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829575049096194" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOqhwhLAI/AAAAAAAAAUg/G8LmIMECAKQ/s400/ladri_di_biciclette940.JPG" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.Bisiklet Hırsızları filmi hangi sinema akımına dahildir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Yeni dalga&lt;br /&gt;b) Yeni gerçekçilik&lt;br /&gt;c) İtalyan dışavurumculuğu&lt;br /&gt;d) İtalyan underground sineması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdPXeoX6aI/AAAAAAAAAVI/F1DZdfG-LMc/s1600-h/BicycleThief02.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 314px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347830347303741858" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdPXeoX6aI/AAAAAAAAAVI/F1DZdfG-LMc/s400/BicycleThief02.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Filmin yönetmeni ve senaristi, sinema tarihinin en uzun süren işbirliğini gerçekleştirmiştir. Filmin senaristi Bisiklet Hırsızları da dahi toplam 26 senaryo yazmıştır yönetmen için. Bu senaryolarda savaş sonrası İtalya’sına eğilir; toplumsal adaletsizliğe, insanın sömürülmesine, belirli toplumsal koşullar altındaki bireyin gözlemlenmesine dayanır ve gerçeklik belgeselci bir anlayışla vurgulanır. Yeni-gerçekçiliğin kuramcısı d a olan bu senaristi tanıdınız mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Zavattini&lt;br /&gt;b) Bartolini&lt;br /&gt;c) Camillo Baito&lt;br /&gt;d) Carlo Lizzani&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdO7bxyTuI/AAAAAAAAAU4/PeILU2in3n0/s1600-h/bisiklet.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 308px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829749394843826" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdO0rPyKLI/AAAAAAAAAUw/ITjz_Iy3coE/s400/ladri%2520di%2520biciclette%25202.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4. Yönetmen filmlerinde genellikle hiç tanınmamış, halktan insanları oynatır. Bisiklet Hırsızları filminin başrol oyuncusu bir fabrika işçisidir ve filmde oynamak için işyerinden iki aylık izin kopartmıştır. Anne olan oyuncunun asıl mesleği ise gazeteciliktir. Muhteşem çocuk oyuncu, yoksul bir ailenin çocuğudur gerçek hayatta da. Amerikalı yapımcı Selznick, başrolda ünlü bir Amerikan oyuncusunun oynaması koşuluyla yapım giderlerini üstleneceğini söylemiş, ama önerisini kabul etmemiştir yönetmen. Amerikalı yapımcının önerdiği artistin kim olduğunu biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Humphrey Bogart&lt;br /&gt;b) Gary Cooper&lt;br /&gt;c) James Cagney&lt;br /&gt;d) Cary Grant&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOvWatzzI/AAAAAAAAAUo/AWRcP_NsViA/s1600-h/ladri_di_biciclette634.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 282px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829657904205618" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOvWatzzI/AAAAAAAAAUo/AWRcP_NsViA/s400/ladri_di_biciclette634.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5. Bisiklet Hırsızları filminde iki yıldır işsiz olan baba, bisikletinin olması koşuluyla nihayet bir iş bulur. Afiş yapıştıracaktır duvarlara. Ancak bisiklet rehindedir. İş bulduğu ama bisikleti olmadığı için işi alamayacağını söylediği karısı bir çözüm bulur. Nedir bu çözüm?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Aile yadigarı tek değerli eşyaları olan guguklu saati satmak.&lt;br /&gt;b) Karısı temizlikçi olarak işe başlamayı, evini temizlediği kadından avans istemeyi düşünür.&lt;br /&gt;c) Yatak çarşaflarını satmak.&lt;br /&gt;d) Geçimsiz ev sahibine durumu açıklayıp borç para istemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 388px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829460044968962" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOj1VZdAI/AAAAAAAAAUY/DlkUvjpmnRs/s400/ladri_di_biciclette976.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;6. Baba ilk gün kimin afişini yapıştırır duvara?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Mussolini&lt;br /&gt;b) Rita Hayworth&lt;br /&gt;c) Sophia Loren&lt;br /&gt;d) Bisiklet hırsızları filminin afişi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 390px; DISPLAY: block; HEIGHT: 287px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829370364089778" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOenPz1bI/AAAAAAAAAUQ/4LrD1iuLq_U/s400/ladri_di_biciclette+1.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7. Baba ve oğlu Roma sokaklarında, bit pazarında bisikleti ararlar. Son kalan paraları ile karınlarını doyurmak isterler. Girdikleri lokanta kalabalıktır, çalgıcılar şarkı söylemektedir. Burada geçen sahne muhteşemdir. Çocuk, ailesi ile yemek yiyen kendi yaşındaki bir oğlanın tabağına bakar. O çocuğun yediği yemekten sipariş verirler. Nedir o?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Parmesanlı spagetti&lt;br /&gt;b) Mantarlı pizza&lt;br /&gt;c) Minestrom çorba&lt;br /&gt;d) Ekmek üstü mozzarella&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOaLxMGHI/AAAAAAAAAUI/A_KVQEJjhDE/s1600-h/ladridibiciclette-thumb.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 297px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829294268422258" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOaLxMGHI/AAAAAAAAAUI/A_KVQEJjhDE/s400/ladridibiciclette-thumb.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;8. Bisikleti bulamayan baba, karısının daha önce gittiği falcıya gider. Sıraya girmiş insanlar, küçük dertleri için falcının çözüm bulmasını beklemektedir. Falcı, paragöz bir şarlatan kadındır. Tanrı’nın ışığını gördüğünü söyleyerek müşterilerine gelecekten bilgi vermekte, onlara önerilerde bulunmakta, parayı da cebe indirmektedir. Falcı kadın, bizimkilere ne der?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Ya şimdi bulursun, ya asla!&lt;br /&gt;b) Bisikletin şu an evde, kapının yanında.&lt;br /&gt;c) Bisiklet, stadyumun yanındaki sokakta&lt;br /&gt;d) Bisikletin parçalara ayrılmış, her parçası Roma’nın bambaşka dükkanlarında satılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 230px; DISPLAY: block; HEIGHT: 230px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829193285614546" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOUTlAu9I/AAAAAAAAAUA/rJLFaUpR2NQ/s400/svsa49.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;9. Bizimkiler, bisiklet hırsızının işbirlikçisi yaşlı adamı nihayet görürler. Onu takip ederler ve bir yerde yakalarlar. Yaşlı adamı nerede yakalarlar?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Kilisede&lt;br /&gt;b) Genelevde&lt;br /&gt;c) Sinemada&lt;br /&gt;d) Evinde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;10. Baba filmin sonunda ne çalar?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;a) Bisiklet&lt;br /&gt;b) Otomobil&lt;br /&gt;c) Ekmek&lt;br /&gt;d) İçi para dolu cüzdan&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;Yorum sorusu:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bisiklet Hırsızları filmi bana bir çok açıdan Yılmaz Güney’in Umut filmini çağrıştırır. Bu filmde de olayları, kahramanları sadece bir gözlemci olarak izler kamera. Yoksulluk ve çaresizlik iki filmde de kahramanlara olmadık şeyler yaptırır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 352px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347828824892162690" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdN-3NKwoI/AAAAAAAAATo/KEIZes3jAjk/s400/umut.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İki filmde de falcı, büyücü imam vardır. Umut filminde inanılması mümkün olmayan define bulma işine umut bağlar kahraman. Yoksulluğun iki filmde de kahramanları çocuksulaştırdığını görürüz. İki filmde de dış dünya acımasız, vurdumduymazdır. Düzen hep parası olandan yanadır. Umut filminde baba bir kaza sonucu faytonunu kaybeder. Aynı yoksulluk, görüntülerde aynı sadelik vardır. &lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 352px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347828959252625394" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOGrvMt_I/AAAAAAAAATw/moUT3ZJ1-Bs/s400/umut+2.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İki filmin izleyicisi filmin sonunda bu değilse bile bir benzerinin yaşanıyor/yaşanmış olduğunu ve kendisinin hayatta da bu filmde olduğu gibi sadece bir seyirci gibi etkisiz olduğunu hisseder. İzleyicinin hissettiği şey suçluluk duygusudur. En azından benim için öyle. Siz ne dersiniz? Sizce de iki film birbirine benzemiyor mu? &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 352px; DISPLAY: block; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347829065871742354" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdOM47LVZI/AAAAAAAAAT4/8kOHEREX2ok/s400/umut+4.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;not: sorular zor, ama sizler de canavar gibisiniz. bakalım kaç soruya doğru yanıt vereceksiniz. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;işte armağanlar! &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;pusarık ve togliatti için elbette çok yüksek puanlar geçiyor gönlümüzden. armağanlar, vittoria de sica'nın filmlerinden. bu sahnelerin hangi filmlerden olduğunu bilirseniz artık normal değilsiniz, diyeceğim size. olağanüstüsünüz!&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj890RF2aaI/AAAAAAAAAVw/8NDPYJ4hnds/s1600-h/halid.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 359px; DISPLAY: block; HEIGHT: 290px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350062850489870754" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj890RF2aaI/AAAAAAAAAVw/8NDPYJ4hnds/s400/halid.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; halid için&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89wNyUGcI/AAAAAAAAAVo/1DUi7fKJvec/s1600-h/pusar%C4%B1k.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 372px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350062780883147202" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89wNyUGcI/AAAAAAAAAVo/1DUi7fKJvec/s400/pusar%C4%B1k.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; pusarık için&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89plBEQkI/AAAAAAAAAVg/vTH3Ase7YCc/s1600-h/togliatti.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 304px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350062666859954754" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89plBEQkI/AAAAAAAAAVg/vTH3Ase7YCc/s400/togliatti.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;togliatti için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89jYTZ8kI/AAAAAAAAAVY/tSm3McdiHxA/s1600-h/erhan.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5350062560367997506" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sj89jYTZ8kI/AAAAAAAAAVY/tSm3McdiHxA/s400/erhan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;erhan bey için&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-2999707628097916917?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/2999707628097916917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=2999707628097916917&amp;isPopup=true' title='18 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2999707628097916917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2999707628097916917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/bisiklet-hrszlar.html' title='Bisiklet Hırsızları'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjdPSCEG0wI/AAAAAAAAAVA/QCY3842xUxk/s72-c/bisiklet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>18</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-1726621967859677104</id><published>2009-06-12T03:31:00.000-07:00</published><updated>2009-06-12T03:40:55.410-07:00</updated><title type='text'>cuma</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjIuv1TgRRI/AAAAAAAAATY/vsZox06gwDo/s1600-h/elijah_gowin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346387106939815186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 349px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjIuv1TgRRI/AAAAAAAAATY/vsZox06gwDo/s400/elijah_gowin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt; ben biraz sonra sudayım. sen, hoşgeldin!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9yZvxmYu8WakFmcvInZuUWZyZmLl5WY1R2buJXY/Beirut%2520-%2520Cliquot.rbs&amp;amp;colors=body:#FBFBFB;border:#3333CC;button:#3366CC;player_text:#101010;playlist_text:#666666;" bgcolor="#FBFBFB" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-1726621967859677104?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/1726621967859677104/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=1726621967859677104&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1726621967859677104'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1726621967859677104'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/cuma.html' title='cuma'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjIuv1TgRRI/AAAAAAAAATY/vsZox06gwDo/s72-c/elijah_gowin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-8236644605838392134</id><published>2009-06-11T04:03:00.000-07:00</published><updated>2009-06-11T04:05:14.042-07:00</updated><title type='text'>perşembe</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjDkniRzWwI/AAAAAAAAATQ/kuOEcveQg_A/s1600-h/12-hug.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5346024125556284162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjDkniRzWwI/AAAAAAAAATQ/kuOEcveQg_A/s400/12-hug.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;  &lt;div align="center"&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9icn5ycn5WaoRXL0J3boNnL3d3d/Tom%2520Waits%2520-%2520Blue%2520valentine.rbs&amp;amp;colors=body:#333333;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;" bgcolor="#333333" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-8236644605838392134?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/8236644605838392134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=8236644605838392134&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8236644605838392134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8236644605838392134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/persembe.html' title='perşembe'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SjDkniRzWwI/AAAAAAAAATQ/kuOEcveQg_A/s72-c/12-hug.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4195450705843141741</id><published>2009-06-04T00:08:00.000-07:00</published><updated>2009-06-22T01:07:55.896-07:00</updated><title type='text'>mavinin çelişkisi II</title><content type='html'>&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 165px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343366582418259714" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzmKm7vwI/AAAAAAAAAS4/4l-h2DVym5E/s400/mavis.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ultramarin. Ne güzel bir sözcük; masmavi ve tuzlu. “En mavi, mavilerin mavisi” gibi bir anlamı var sanki . Değil, ultramarin “denizlerin ötesinden” demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ressamlar ve ustalar ultramarinin güzelliğini taklit etmek için bakır ve kanla deneyler yapmışlar, ama ne mümkün. Lapis lazuliden yapılır. Bu taş, Şili, Zambiya, Sibirya’da ve en çok da Afganistan’da bulunur. Çok, çok değerli. Rönesans’ı yaşayan Avrupa’da ressamlar bu boyayı alamaz, resmi tamamlamak için zengin patronlarının bulup, alıp, getirmelerini beklemek zorunda kalırlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size belki renk konusunun en başında bahsetmem gerekirdi Cennino Cennini’den. Ortaçağ sonlarında yaşamış bu ressam yazar, &lt;em&gt;Il Libro dell’Arte&lt;/em&gt;, İngilizce’ye &lt;em&gt;The Craftman’s Handbook&lt;/em&gt; (Zanaatkarın el kitabı) adıyla çevrilmiş bir kitap yazmış. Kitap, o dönemde resim hakkında yazılmış en etkili kitap. Boya yapımı, çerçeve seçimi, kopya çıkarmanın yollarını anlatıyor ve verdiği bilgiler neredeyse kalpazanlık rehberi gibi:) Konumuz bugün Cennino’nun kendisi değil. Cennino bu kitabında daha ucuz bir boya maddesi kullanarak pahalı mavinin taklidi nasıl yapılır, onu anlatır (Ortaçağ’ın ve sonrasının ressamı paletine sürmeden önce kendi renklerini hazırlamak zorundadır. Genelde ezme işlemleri ve renklerin yapıştırıcı içinde karıştırılması işlemi için bir yardımcı tutarlar. Boyanın bulunması, hazırlanması, resmin kendisi kadar önemli ve zor bir iştir o zamanlarda. Bu konuda daha sonra uzun uzun konuşacağız). Ultramarin konusunda kendinden geçerek şunları yazmış Cennino:”Çok ünlü, çok güzel ve en mükemmel, bütün öteki renklerin ötesinde bir renk; onun hakkında bir şey demek veya ona bir şey yapmak mümkün değil, öyle ki kalitesi gene de aşılamaz.” Daha sonra lapis lazuliden ultramarin elde etmenin yöntemine geçiyor. Merak ederseniz anlatacağım bunu da, ama sonra. Çünkü azuritten konuşacağız biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343369014712124290" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sid1zvm-w4I/AAAAAAAAATA/RmNFt7dU-Sg/s320/David+Shankbone-azure.jpg" /&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;David Shankbone-gökyüzü azure mavisi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Azurite bazen ‘citramarino’denir; denizin bu tarafından geldiği anlatılır böylece. Örneğin Almanya’da o dönem bolca azurit bulmak kolaydı. Azurit bakır madenlerinin yan ürünü. Ultramarin tayfın menekşe tarafına yönelirken, azurit yeşil tarafına kayar. Ultramarin göklere yükseklik vermek içindir azurit ise denizlere derinlik vermek için. Neptün gezegeninin rengidir azurit. Michelangelo, ona yakışmayacak kadar çirkin yarım kalmış resmi, “Mezara Konma”da, Mecdelli Meryem’in elbisesini azurit ile boyamış, resim solmuş ve deniz renginden yosun rengine dönüşmüş. (O zamanlar ressamların böyle sorunları da vardı; boyalar dayanıksızdı. Yumurta akı ile oluşturulmuş boyalar bir süre sonra küflenirdi mesela.)&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343366447390563138" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzeTl0m0I/AAAAAAAAASw/6HpAurAtBjo/s320/Natural_ultramarine_pigment.jpg" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;doğal ultamarin&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;Ultramarin’in kaynağı lapis lazuliden bahsedelim yine. Üç ana çeşidi var lapis lazulilerin. En yaygın olanı &lt;em&gt;reng-i ob&lt;/em&gt;, yani “su rengi”. Genel maviyi anlatıyor. Dalmayı, denizde dolaşmayı seviyorsanız görürsünüz bu rengi. Bu taş en koyusu, derinde denizden başka bir şey olmadığında, deniz gölgesinin aldığı renk. İkincisi &lt;em&gt;reng-i sebz&lt;/em&gt;, yani yeşil. Diyelim, sırtüstü çayıra uzanmış gökyüzünün mavisine bakıyorsunuz ve gözünüz zaman zaman ulu ağaçların yeşil yapraklarına kayıyor. İşte öyle, maviye yakalanmış yeşil. Üçüncüsü en muhteşemi ve şaşırtıcı olan şu ki bu maviye &lt;em&gt;surpar&lt;/em&gt;, yani kırmızı tüy deniyor. Yolculuğunuz sırasında bir handa mola vermiş, deliler gibi özlediğiniz kadını düşünürken, koca şöminede yanan canlı ateşe bakarken görürsünüz onu, ateşin en derin anının rengidir bu. Menekşevi bir mavi, hayal gibi dans eder kırmızının içinde.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sid17OBbmCI/AAAAAAAAATI/diEG2wG3tuY/s1600-h/maxfieldparrishdusk-kobalt.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 298px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343369143135213602" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sid17OBbmCI/AAAAAAAAATI/diEG2wG3tuY/s320/maxfieldparrishdusk-kobalt.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;maxfield parrish-dusk/gökyüzü kobalt renginde&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Mavi hep doğudan batıya gitmemiş. Eskinin Pers ülkesinden, şimdinin İran’ından doğuya, Çin’e giden bir mavi daha var: Kobalt. Yanında lanetli arkadaşı arsenik var hep. Bu nedenle olsa gerek ona gizemli nitelikler verilmiş. Bir Alman Halk efsanesinde Kobalt, yeraltında yaşayan ve gelenleri hiç de hoş karşılamayan kötü bir ruhtur. Avruplı gümüş madencileri ise ona gremlin adını vermişler. Ancak arsenik dışında, on yedinci yüzyılda yapılan çok büyüleyici bir keşif nedeniyle de çok gizemli kobalt. Isıtıldığında renk değiştiriyor. Casus filmlerinde, casusun cebinden çıkan ya da lanetli mezarlarda bulunan boş kağıtlar akıl edilip ısıtılınca onun kobalt kullanılarak yapılmış görünmez mürekkeple yazılı olduğunu keşfetmek çok heyecan verici olur:) Boş kağıt ateşe tutulunca harfler yeşil yeşil belirmeye, gizli mesaj okunmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu keşfeden İranlılar olunca, bu değerli boyayı camilerinde mavi çini yapmak için kullanmışlar. Nasıl ki, Hıristiyanlar da dünyanın en değerli boyası ultramarini Meryem’in giysisinde, aynı mantıkla kullandılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil konusuna tekrar döndüğümüzde bolca Çin’den bahsedeceğiz, çünkü yeşilin memleketi Çin. Çin yüzyıllarca İran’a yeşil seladon tabaklar gönderip karşılığında kobalt mavisi aldı. Şimdi sabreder de okumaya devam ederseniz, size, bilginizle hava atıp çevrenizdekilerin hayran bakışlarını üzerinizde hissetmenizi sağlayacak bir bilgi vereceğim. Bu bilgiyle bir Çin Ming vazosunun muhtemelen ne zaman fırınlandığını bilip, “hımm… on beşinci yüzyıl, İmparator Zhengde dönemine ait” diyebileceksiniz. Şöyle oluyor: En iyi maviler Xvande dönemine (1426-35) yıllarına ait. Onu Zhengde (1506-21) ve Jiajing (1522-66) dönemleri izler. Bu dönemlerde vazolar mavi ve beyaz; menekşe bakımından zengin, yoğun bir mavi kullanılmış. En kötüsü Chenghua (1465-87) ve Wanli (1573-1619) dönemleriydi ki bu dönemlerde imparatorlar Orta Asya ticeretine yasak getirdikleri için maviyle beyaz, çirkin griyle beyaza dönüşmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 221px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343366329323651394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzXbwegUI/AAAAAAAAASo/F8WnwAd39GA/s320/800px-The_Great_Wave_off_Kanagawa.jpg" /&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;kanagawa-the great wave/bu mavi, prusya mavisi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Eğer kendini beğenmiş uzmanlık alanlarınızı iyice genişletmek isterseniz size Prusya mavisinden de bahsetmem gerekir. Prusya mavisi ilk sanayi fotokopisi işleminin temeli oldu. Bunun hikayesinde o kadar çok kimyasal ad geçiyor ki, benim için yazmak bile son derece sıkıcı. Size bu eziyeti yapmayacağım ama şu kadarını da söylemeden geçemeyeceğim: 1704 yılında, Berlin’de bir boya imalatçısı o işgününe kırmızı yapmak için başlamış; öğütülmüş koşnil (size kırmızıyı anlatırken bu koşnilden bolca bahsedeceğim. Şimdilik onun kırmızı yapmakta kullanılan bir böcek olduğunu bilmeniz yeterli. Evet evet, canlı böcek!), alüminyum ve demir sülfatı karıştırmış ama heyhat boyacı bu karşımı çökeltecek alkalisinin kalmadığını görmüş. Patronundan birazcık alkali ödünç almış. İşte serüven burada maviye döneceğini belli etmiş. Zira aldığı alkali hayvansal yağ ile damıtılmışmış. Boya tüpünde carmine (lal) beklerken, önündeki renk capcanlı bir mavi imiş! Neden? Çünkü hayvansal yağ ile damıtılmış alkalisi kan içeriyormuş, kanda da ne vardır? Demir! Boyacı bilmeden demir ferrosiyanit yapmış yani. Boyacının adı, Herr Diesbach, bulduğu maviye Prusya mavisi demiş. İyiymiş güzelmiş de bir süre sonra bu rengin boyası geçmiş, ressamlar onu Hint zamkı ile karıştırıp yeşil olarak kullanmışlar. Hem zaten ne diğerleri kadar parlak, ne de dayanıklı bir boya bu Prusya mavisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343366012787208434" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzFAkTsPI/AAAAAAAAASY/lF_kF4Y1HB4/s320/chatres-glass.jpg" /&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;chartes katedrali vitrayından ayrıntı&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;Bu yaz, tatil programında Paris’e yer vermek isteyenleriniz olacaktır. Oraya kadar gitmişken Paris’in 88 km güneybatısına kadar uzanıp Chartes Katedrali’ni de görmek istersiniz belki. Bu katedralde kullanılan mavi camın formülünün kayıp olduğu söylenirdi ama doğru değil bu. Bu maviyi yapmak çok da kolay; silikon çorbasına uygun oranda kobalt oksit eklerseniz bu maviye ulaşıyorsunuz. Bu arada Chartres Katedrali, gotik mimarinin ve eski Hıristiyan uygarlığının en büyük eserlerinden biri. Kilisenin bulunduğu alan, Hıristiyanlıktan çok önce de kutsanıyormuş. Putperest Keltler’in orada tapınakları bulunuyormuş. Türlü maceralardan sonra bu kilise son kez olarak küllerin arasından 1260’da yükseliyor.Kilise özellikle yaklaşık 2.044 metrekare büyüklüğünde olan vitray camla ünlü. Güneş ışığı vurduğunda en güzel halini alan bir mavisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki diyelim gittiniz ve bu mavi cama hayran hayran bakarken, bu mavinin kökenini merak ettiniz. Anlatayım: Oraya buraya yayılmış onlarca katedrale bakıp, bunun çok kolay bir iş olduğunu sanmayın. Katedral yapmak için önce düz ama şehre de hakim bir alan bulacaksınız. Önce parayı bulup cebinize koyacaksınız elbette. Zaanatkarlar tutulacak, ahşap, taş sipariş edilecek. Duvarlar ve tavan bitince de ressamları ve camcıları getirmenize sıra gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte konunun en heyecanlı kısmına geliyorum. Çünkü vitray camı yapan bu insanlar tuhaf bir topluluk. Nerede bir katedral yapılıyor, oraya doğru yola düşen gezgin insanlar. Kamplarını orman kenarına kuruyorlardı. Hayal edin, çok büyüleyici; uygar şehirle, cinlerin, şeytanların, ruhların dolaştığı o kasvetli, gölgeli ormanların tam sınırına. Cam gibi gizemli bir dönüşümün gerçekleştiği bir malzeme de ancak böyle bir yerde yapılabilir zaten. Ama fazla heyecanlanmayın, orman camcılar için yararlıydı, çünkü çok miktarda oduna gereksinimleri vardı. Üç adet fırınları vardı. Biri ısıtma için, biri soğutma, diğeri de şişirilmiş camı tabaka haline getirmek için. Ayrıca renklerin yapıldığı oksitler de kayın ormanlarında bulunuyordu. Bir kazandaki son rengi tahmin etmek çok zordu. Kazandaki rengin esmerleştiği görüldüğü anda, bu rengi ten renginde kullanmak üzere almak gerekirdi. İki saat daha ısıtmaya devam ederseniz açık mor elde edilir. Üç ila altı saat kadar ısıtmaya devam edin, mükemmel bir kırmızımsı mor elde edersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakındaki şehirden yaramaz bir ufaklık, annesinin tüm uyarısına rağmen gelip gizlice camcıları izlediğinde, camcıların, ateş saçan fırınlarda kumu cevhere dönüştürdüklerini, demir çubukların ucundaki nesneyi üfleyip şekil verdiklerini, garip bir aksanla konuşarak kurşun çerçeveler içini renklerle doldurdukları azizleri ve hikayelerini tartıştıklarını görmüş olmalı. Camcı kafile, işlerini bitirip yavaş yavaş uzaklaşırken, çocuk, katedralin güneş vurmuş camlarının ışıl ışıl, renk renk parladığını görmüş, camcıların bir büyücü olduğunu düşünerek bir gün onların arasına karışmayı hayal etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chartres Katedrali’ne giderseniz, izin verirler mi bilmiyorum ama altın bir kutu içinde Meryem’e ait olduğu bilinen kumaş parçasını da görün, derim. Her ne kadar mavi denilse de neredeyse beyaz, soluk bir kumaş bu. Meryem’in resimlerde hep mavi giydirilmesinin nedeni, mavinin değerli bir boya oluşu yanında, belki de Meryem’in elbisesinin sahiden de mavi oluşudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; DISPLAY: block; HEIGHT: 296px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5343366128057041746" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzLt-xw1I/AAAAAAAAASg/3Ssz6bNmLNc/s320/tiziano.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;Tiziano tarafından yapılmış olan bu resmin adı Bakkhos ve Ariadne. Burada renkleri gerçeği kadar parlak değil. Ben Bakkhos ve Ariadne hakkındaki hikayeyi bilmiyorum, biliyorsanız ve bana da anlatırsanız çok sevinirim. Resimde Tanrı Bakkhos sarhoş maiyetiyle birlikte Hindistan'dan dönüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Resmin büyütülmüş halini bulursanız, arkada eşek üstünde sallanan tombul meleği, yanda, elinde öğle yemeğinden arta kalan bir butu sallayan santoru görebilirsiniz. Tam bir cümbüş var resmin sağ tarafında. Bakkhos aniden birini, Ariadne'yi görüyor. Ariadne geçinemediği sevgilisi Theseos uzaklara gittiği için çok üzgün. Ancak farkettiniz mi resmin sol yanındaki sükunet ile sağ yanındaki cümbüş tam bir tezat. Sanki Ariadne bir düş görüyor. Resmin sol yanında, dikkat ederseniz hiç perspektif yok. Bu, onun düşselliğini artırıyor. Renkler daha iyi çıksaydı hemen bilecektiniz ama buradaki gökyüzünün hangi mavi ile boyandığını soruyorum size. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Michelangelo, Tiziano'nun renklerini biraz fazla bulurmuş. Gerçi daha sonra onun renklerini sevdiğini söylemiş ama şunu da eklemiş:"Venedik'te insana daha baştan güzel çizmenin öğretilmemesi çok yazık." Bu sözün anlamı, o dönemde çok yapılan çizim ve renklendirme aşamasına ilişkin. Michelengelo önce kompozisyonu en ince ayrıntısına kadar kararlaştırdıktan sonra renklendirirmiş. Tiziano ise daha kompozisyonun başındayken resmi boyarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;not:&lt;/strong&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;bilgilendirici ama çok da sıkıcı olan bu yazının sonuna kadar sabredip benimle kaldığınız&lt;br /&gt;için teşekkür ederim. bu yazıyı yazarken dost yayınlarından çıkan, victoria finlay'in &lt;em&gt;renkler-boya kutusunda yolculuklar&lt;/em&gt; kitabından yararlandım bolca. bu arada françois delamare ve bernard guineau'nun &lt;em&gt;renkler ve malzemeleri&lt;/em&gt; adlı kitabına göz attım. ayrıca answers.com'u da dolaştım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-4195450705843141741?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/4195450705843141741/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=4195450705843141741&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4195450705843141741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4195450705843141741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/06/mavinin-caliskisi-ii.html' title='mavinin çelişkisi II'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SidzmKm7vwI/AAAAAAAAAS4/4l-h2DVym5E/s72-c/mavis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7906092252935148966</id><published>2009-05-29T01:30:00.000-07:00</published><updated>2009-06-04T00:07:49.222-07:00</updated><title type='text'>mavinin çelişkisi I</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-gaMsAxKI/AAAAAAAAASQ/oibHbdSjJyM/s1600-h/Prussianblue.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341164055027565730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 506px; CURSOR: hand; HEIGHT: 126px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-gaMsAxKI/AAAAAAAAASQ/oibHbdSjJyM/s320/Prussianblue.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Maviyi anlatacaktım size. Hissettiğim keder buna engel oluyor ama. Maviyi ilk kez düşündüğümde, burada müzik dinleyeceğimizi, erotik hikayeler fısıldayacağımızı, ruhumuzu yatıştıran bu renkle mutluluktan bahsedeceğimizi sanmıştım. Oysa mavinin peşine düştüğüm yolculukta gördüklerim, beni dehşete düşürdü. Dünyayı algılamayı seçtiğim halinin ne sığ, ne çiğ olduğunu şaşkınlıkla fark edip, kaba saba, vurdumduymaz kendimden utandım. Mavi yolculuğu, beni, şu modern, batılı, medeni dünyanın, entelektüel zırvalıklarıyla zevkle oyalanan beni, suçluluk duygusuyla kıvrandırıp, vicdanının ne ölçülü biçili, ne şeker renk, ne kör olduğunu anlatıp yerin dibine geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayalimin saydam, camsı mavisi kırık dökük olmadan önce, mavi yazısından beklentim şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Maviyi sevdiğimizi söylediğimizde, insanların bizim hakkımızda müthiş olumlu bir fikir edinmesini isteriz. Mavi sever olarak ufuktan söz açar, denizlerin ve gökyüzünün sınırsız mavisiyle boyanmış mutlu gelecek ülküsüne sahip olduğumuzu bildiririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-eP6WC-UI/AAAAAAAAARw/dLP9V8HMFyA/s1600-h/deniz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341161679281649986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-eP6WC-UI/AAAAAAAAARw/dLP9V8HMFyA/s200/deniz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;Mavi uzaklıktır yani, değil mi? Senin olmadığın yerdir mavi. Gelecektir. Ve senin bulunduğun yer rezil dünyanın bir köşesidir, ki ufka, umut ettiğin o mavi, o huzur dolu geleceğe asla ulaşamazsın. Mavi, ulaşamadığın yerdir. Senin olmadığın yer. Hep. Yazık!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Mavi deriz ve müzik duyulur. Pencereden gece mavisi süzülürken, ellerimizde buz gibi içkiler, blues dinleriz. Ah şu sıcaklar, yelpazeler şıkır şıkır, derkeeen, geniş müzik arşivimizden, Robert Johnson’ı bulup çıkarırız. Müzik, fiyakalıdır, ruhu arıtır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#330099" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9yZvxmYu8WakFmcvIWdwVWYv02bj5SZn5WYoNGelRWajFWZoRnL3d3d/Robert%2520Johnson%2520-%2520Sweet%2520Home%2520Chicago.rbs&amp;amp;colors=body:#330099;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;Mississipi’de zenci köleler pamuk toplarken blues söylerler. Orada mavi olan tek şey, kölelerin hüzünleridir. Çaresizliğin, umutsuzluğun, açlığın, aşağılanmışlığın rengidir mavi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Libidomuzun rengidir mavi; öpüşmelerin, okşayışların, ayıp fısıltıların, hışırtıların, iç çekmelerin, zevkli çığlıkların rengi. Sonra, kırışık çarşaflar üstünde uzanmışken şöyle bir konuşma geçer: “Sevgilim, şu blue movie terimi de nereden çıkmış, allahaşkına?” devam eder kadın, budala ve sıkıcı ve kıkırdayarak “ baby blue’dan mı?” &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Erkek, bilgisi ve çok çekici üslubuyla yatağa atmayı becerdiği kadın için veda öpücüğü gibi şu son sözleri söyler: “Brewer’s Dictionary of Phrase and Fable, erotik film demek olan Blue Movie terimini, Çinliler’in genelevlerinin dışının mavi boyama geleneğinden türetildiği şeklinde önerir, ki hayal gücünün sınırlarını çok zorlasa da ben de bu açıklamayı yeğlerim.” Erkek bir sigara yakar, sigaranın halka halka yayılan mavi dumanına bakarken, “Oxford English Dictionary, mavi için, ‘en azından on dokuzuncu yüzyıl başlarından beri edepsiz ve müstehcen konuşmayı anlattığını’ yazar.” Artık bu noktada kadını çoktan unutmuş olsa da kendi sesinin şehvetine kapılıp şöyle devam eder;” Oysa on sekizinci yüzyıla kadar sözcük ‘blew’ olarak yazılırdı.” Erkek, kendini Corto Maltese kılığında hayal etmektedir şimdi, asıl orgazmı şimdi yaşıyormuş gibi esrik, “Yengeç ve Oğlak dönencesi arasında kalan denizcilerin günlerce rüzgar essin de yolumuza devam edelim, diye beklediklerinden olsa gerek…” der.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-eYf4MB9I/AAAAAAAAAR4/MOnh-oKYzvU/s1600-h/stone.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-eHb2nB2I/AAAAAAAAARo/Ksas8EBFlsM/s1600-h/bluemovie.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341161533657778018" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-eHb2nB2I/AAAAAAAAARo/Ksas8EBFlsM/s200/bluemovie.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;Kadın ticareti, seks işçiliği her durumda sömürü amaçlıdır. Dünyanın görmezden gelmeyi tercih ettiği en temel insan hakları ihlallerinden biridir. Her blue movie, kadınlara karşı ırkçı, cinsiyetçi bir şiddet içerir. Mavinin tercümesi burada tecavüzdür.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Mavi yolculuğuna çıkmadan önce onun hakkında hissettiklerim yaklaşık böyle şeylerdi. Acıklı mı? Oysa henüz başlamadım bile. Maviyi bulmak için gitmem gereken kuzeybatı Afganistan’a, Sar-i seng’e yaptığım yolculuğu anlattığımda asıl acıyı o zaman hissedeceğiz. Sinek ısıkları ile kaşınan tenim, yüksek uçurumlara düşme korkusuyla kilometrelerce yürüdüğüm için su toplamış ayaklarımda değil de yüreğimin en derin yerinde hissediyorum Afganistan’ın acısını. Orada şunu gördüm ki, blues söylemek Mississipi’nin zenci kölelerine ne kadar yakışırsa, Afganlılara da o kadar yakışır. Allah adına ve Allah için cinayetlerin işlendiği bu ülkedeyken onlara, mücadele edip durdukları şeytanın onları çoktan terk ettiğini, mavi göğe bakarak aradıkları Allah’ın ise onları hiç umursamadığını söylemedim. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-f9PeycOI/AAAAAAAAASI/-qQl_2MVDS4/s1600-h/stone.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341163557561200866" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 152px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-f9PeycOI/AAAAAAAAASI/-qQl_2MVDS4/s200/stone.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;Elimde sürekli taşıyorum, Sar-i seng’ten çıkarılmış, adı bilmece olan parlak mavi taşımı ve gözümü alamıyorum, içindeki ‘aptal altını’ denilen sarı demir pirit taneciklerinden… Evrenin taştan, minyatür örneğini tutuyorum sanki ve canımı acıtacak kadar sıkıyorum onu avuçlarımda. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-f9PeycOI/AAAAAAAAASI/-qQl_2MVDS4/s1600-h/stone.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. duman&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FBFBFB" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3Ln9Gbi5ybpRWYy9yZvxmYf9WakFmcv02bj5idphnbvJmchNmL3d3d/Sade%2520-%2520King%2520Of%2520Sorrow.rbs&amp;amp;colors=body:#FBFBFB;border:#DBDBDB;button:#0000FF;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. pusarık&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FBFBFB" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9CcldWZuVmevUHauEmc0hXZuQnbhZWZsVWYslGb/Queen%2520%2526%2520David%2520Bowie-%2520Under%2520Pressure.rbs&amp;amp;colors=body:#FBFBFB;border:#333399;button:#999999;player_text:#3333CC;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. neo&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FBFBFB" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9CcldWZuVmevUHauEmc0hXZuQnbhZWZsVWYslGb/Frank%2520Sinatra%2520-%2520%2520Fly%2520Me%2520to%2520the%2520Moon.mp3.rbs&amp;amp;colors=body:#FBFBFB;border:#3300CC;button:#3300FF;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;. atilla&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FBFBFB" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9CcldWZuVmevUHauEmc0hXZuQnbhZWZsVWYslGb/Sting%2520-%2520Fragile.mp3.rbs&amp;amp;colors=body:#FBFBFB;border:#EAEAEA;button:#3399CC;player_text:#3399CC;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7906092252935148966?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7906092252935148966/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7906092252935148966&amp;isPopup=true' title='13 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7906092252935148966'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7906092252935148966'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/mavinin-celiskisi.html' title='mavinin çelişkisi I'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sh-gaMsAxKI/AAAAAAAAASQ/oibHbdSjJyM/s72-c/Prussianblue.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>13</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-15682619067676558</id><published>2009-05-22T04:07:00.000-07:00</published><updated>2009-05-22T04:28:28.057-07:00</updated><title type='text'>cuma güzelliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShaH73wohrI/AAAAAAAAARg/hm3n1fOj0X4/s1600-h/normajean.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338603870944265906" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 224px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShaH73wohrI/AAAAAAAAARg/hm3n1fOj0X4/s400/normajean.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;hem akıllı,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShaHyU50-KI/AAAAAAAAARY/apg-hJvlsGk/s1600-h/marilyn.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338603706968766626" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 306px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShaHyU50-KI/AAAAAAAAARY/apg-hJvlsGk/s400/marilyn.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;color:#993399;"&gt;&lt;strong&gt;hem güzel&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;iyi bir hayatı olmuş olmalı. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;ama yine de ondan bize ince bir sızı var akan. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;insan bir cuma akşamüstü hızlı bir yürüyüş tutturmuşken mesela&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;marilyn'i düşünüp, ki benim, iyi kötü hiç bir yargım yok ona karşı ve aklıma gelmesi bile tuhaf olurdu, ama diyelim ki geldi ve daha da tuhafı şu ki, marilyn için içmek istedi. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;hangi içkiyi ısmarlardı kendine?&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;şenlikli bir şey gibi, ama değil; acılı da birşey sanki, değil mi?&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;bana bir baileys, lütfen! içkiler benden, hadi siz de söyleyin ne söyleyecekseniz.&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FF66CC" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cv8WakFmcvInZuUWZyZmLpJWai5ibh9ma/marilyn%2520monroe%2520-%2520diamons%2520are%2520a%2520girl%2527s%2520best%2520friend.swf&amp;amp;colors=body:#FF66CC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-15682619067676558?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/15682619067676558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=15682619067676558&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/15682619067676558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/15682619067676558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/cuma-guzelligi.html' title='cuma güzelliği'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShaH73wohrI/AAAAAAAAARg/hm3n1fOj0X4/s72-c/normajean.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-1737045029289226952</id><published>2009-05-18T04:21:00.001-07:00</published><updated>2009-05-21T05:26:48.714-07:00</updated><title type='text'>Kıldan tüyden bilmece</title><content type='html'>&lt;div&gt;Ne zaman bir berber dükkanına ayağımı atsam, midemde uyuklayan korku huzursuzlanır, boğazıma doğru yayılıp beni nefessiz bırakır. Berberlerin bende yarattığı bu olağanüstü korkunun nedenini sanrılar, kabuslar görmeye, dehşetli halüsinasyonlarla kendini kaybetmeye yatkın zihnimin bir oyunu sanırdım. Besbelli deliriyordum. Bu delilik alametlerini utançla saklıyor, bir münzevi gibi yaşadığım hayatımın tek tük tanışlarına bundan hiç bahsetmiyor, bir doktora görünmeyi ise aklımdan bile geçirmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ne zaman bir berbere dükkanına adımımı atsam kadim zamanların insanlarının bilinmeyen bir dilde yaptıkları dua mırıltıları yükselmeye, kanlı ayinlerin kurbanları beni sağır edercesine bağırmaya başlarlar zihnimde. Kahinliğin aynalar bulunmadan önce suya yansıyan görüntüye bakarak yapılanı, burada, karşılıklı aynalarda, kahin berberin emrindedir artık. Eğer berber canı sıkılır da aynayı kırarsa, felaketler, hastalıklar, aynada aksi görünenin yedi yıl yakasını bırakmaz. Bu düşünceler, gözümün önünde bir belirip bir kaybolan muskalardaki berber sembolleri beni telaşlandırır, berberin kapısında bir sara hastası gibi titrerken, hızla oradan uzaklaşır, terden sırılsıklam odama ulaşır, kapıyı defalarca kilitler ve diz üstü yere çökerim. Nefes nefese ettiğim dualar bildiğim hiç bir dinin diline benzemez. Yavaş yavaş kendime geldiğimde mırıldanmakta olduğum daha önce hiçbir yerde duymadığım duayı ayrımsar, delirdiğini fark eden bir akıl sahibinin korkunç acısıyla kendimi yatağa bırakırım.&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337123101828161378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 198px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFFLw7_n2I/AAAAAAAAAQ4/ZveUc8CDgVs/s320/uzun.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Her sabah, berber makası değmemiş belimden aşağıya sarkan dümdüz saçlarımı yedi maşrapa suyla yıkar, ilkel çağlardan kalma bir töreni uygular gibi aynanın karşısına geçer, saçlarımı yedi bölüm olarak örer, onları da yedi kez başımın çevresine dolarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deliriyor olabilirdim ama aklım hala başımdaydı. Gerçeği bulacaktım ve deliliğimi bu gerçekle maskeleyecektim. Delilik dediğim hal bana bir tür bilinçakışı yoluyla aktarılıyor olmalıydı. Delilik anlarında tarihin küflü kokusu genzimi yakıyordu çünkü. Okumaya en başından başladım bu nedenle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk edindiğim bilgiler Hammurabi’ye kadar gidiyordu. Yasa koymaya meyilli Hammurabi, saçlar konusunda da düzenleme yapmış. O dönemde, kadın erkek demeden herkese alnın üst kısmındaki saçlarını kazıması emredilmiş. Kakülden hiç hoşlanmayan benim gibi biri için gizemlerden biri aydınlanıyordu işte. Peki ama Hammurabi’nin geniş alınlı halk sevdası nereden geliyordu? Yanıtı bulmakta gecikmedim: Kişinin ait olduğu toplum biriminin sembolü alnına dağlanıyor, mühürleniyordu. Bu, şimdi alın yazısı dediğimiz hadisenin ta kendisiydi. Kişi, bulunduğu toplumla aidiyetini sürdürmek, kurallarına uymakla yükümlüydü. Ve ait olduğu toplum birimi, alnındaki yazı-sembolden okunabilirdi. Kişiye verilecek en büyük ceza ise ait olduğu topluluğun mührünün görünmesini engelleyecek şekilde alnına kara zift sürülmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337122830358873826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 230px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFE79orBuI/AAAAAAAAAQg/NQe5IJFGfYQ/s320/kak%C3%BCl.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde kullandığımız alındaki kara lekenin kökeni taa o zamanlara dayanıyordu. İslamiyet’te abdest alınırken, başın sadece belli bir bölgesinin mesh edilmesinin nedeni de, fiziki temizlikle ilgili değil, bu eski saç kesim bölgesi ve oraya vurulan damganın kalıntısının ‘mesh’ini hedefliyor olmalıydı. Peki, kendi alınyazım hangi korkunç leke ile yolundan sapmıştı ki ben böyle delilik hezeyanları ile kıvranıyordum! Okumaya devam ettim; Hammurabi’de berber cezaları da var. Müşterisi olan kölenin kölelik görüntüsünü gizlemeye yönelik saç tıraşı yapan bir berber feci şekilde cezalandırılıyordu örneğin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bütün dinlerde olan başı örtmek de neyin nesiydi? Araştırmalarım gösterdi ki, kadınların saç kesimleri, onların statülerini, sosyal pozisyonlarını gösteriyordu. Saçı örtmenin nedeni, erkeklerde şehvet uyandırmamak değil; saç düzenleme ve tıraşının gizlenmesiydi. Toplum aidiyet sembollerinin gizlenmesi nedeniyle saçlar örtülüyordu yani. Baş örtüsü gizeminin şehvetle ilgisi bu kadar mıydı! Ayrıca, Truvalı Paris’in kaçırdığı Helen, evlendiği gün Afrodit’in ona verdiği altın işlemeli yaşmakla başını neden örtmüştü? Evlenmekle, “başının bağlanması” arasındaki ilinti, olsa olsa kadının artık kocasının toplumuna ait olduğunu açıklamak için, eski toplum birimine aidiyetini gösteren alnındaki sembolün gizlenmesi olarak açıklanabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece, Kuran’ı açtım ve şunları okudum:&lt;br /&gt;“ister hacca gitsinler ister ‘umre yapsınlar, ihrama girdikleri andan haccın veya umrenin bittiği ana kadar saçlarını kesmekten ve hatta düzeltmekten kaçınmakla da yükümlüdürler”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ama neden? Kutsal bir seyahat ile saçın ne ilgisi var! O gece uyuyamadım, yatakta dönüp dürdüm, ama sabah aklım apaydınlıktı. Alındaki damga başlangıçta, toplum birimlerinin farklarını ifade etme aracı iken, topluluklar arası ilişkide bu ayrılıkların vurgulanması, belirgin kılınmasını gerektirirken, anlamlıydı. Fakat topluluklar arası doğal kaynaşma, sentezleşme sürecinde, eski doğal belirlenim sembolleri bu birliğin önüne engeller çıkarmaya başlıyordu. Topluluk halinde ortak ve tek Allah’a yakarırken, farklılıkları da görünür kılmamak gerekiyordu. Herkes Allah önünde birdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, kutsal bir mekana girerken erkeklerin başlarını açmaları, kadınların örtünmeleri de bu şekilde açıklanamaz mı? Böylece, giderek büyük dinsel topluluklar halinde bütünleşmekte olan toplumun, eski küçük toplumsal birimlerinin varlık sembolleri, artık “ortak tanrı”larının önünde ayrılık sembolü halinde işlev görmeye başlıyordu belki de. Birleşme döneminde, eski ayrılık, farklılık bildirim öğelerinin gizlenmeye başlanmış olması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337122751070331954" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFE3WQz5DI/AAAAAAAAAQY/NpV1M1V6lLg/s320/GunesKuafor_k.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu bilgilerle donanmış, kendimi en yakın berbere taşıdım (gerçekten:). Artık biliyordum, yüzyıllarca sosyal, dini, ekonomik tanımı saçıyla yapılmış insanoğluna hükmeden, bu yolda gizli bilimler geliştiren berberlerin sırrına yavaş yavaş eriyordum. Neredeyse emin olduğum şeyse, kurdukları gizli tarikat ile dünyayı ele geçirecekleri, saçımızı, aralarında anlaştıkları gibi hep aynı model ile kesip, o robotik görünüşlü insanlar topluluğu hedeflerine ulaşacaklarıydı.Aralarında konuşurken kullandıkları şifreli dillerini, gelecek kuşaklarına aktardıkları sembolleri, küçücük dükkanlarından açılan gizli geçitleri, geçitlerindeki tuzakları, görünmez yerlere gizledikleri, dünyanın gidişatını belirleyen muskalarının varlığını biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Berber kapısında yine o korku göğsümü sıkıştırmaya başladı. Ama bu sefer geri çekilmeyecektim. İçeri girdiğimde gizemli müzikleri Serdar Ortaç bas bas bağırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşedeki koltuğa oturup, aramızdan bazı fanilerin, hayali bir ustura ile aralarında incecik bir deri parçası olan hayati damarlarını ortada bırakacak şekilde uzattıkları başlarının yıkandığını, bir diğerinin başının çevresinde kocaman, pırıltılı makasın tehditkar bir şekilde şık şık şık diye sesler çıkararak dolaştığını, kimisinin de başına korkunç kimyasallar sürüldüğünü görüp, yutkundum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümde duran dergiyi alıp, göz hizamda tutup, olan biteni gizlice gözetlemeye başladım. Kasanın başında oturan, okumakta olduğu gazeteyi bırakıp bana doğru yürürken, kaçıp kurtulmak için çok geçti artık. “Ne olacaktı?” diye sordu. “Saçımı kestirecektim,” dedim sesimdeki heyecanı bastırıp. Başını döndürüp, gizemli bir işaret yaptı ve daha önce fark etmediğim biri karanlıklar içinden çıkıp hızla bana yaklaştı. Birlikte, arkasında musluk olan küçük bir plastik havuza doğru ilerledik. Omuzlarıma dolanan beyaz havlunun armasına bir dedektif dikkatiyle bakıp, aklıma yazdım: Bir makas ve tarak, çapraz bir şekilde kan kırmızı renginde işlenmişti! Cesaretimi toplayıp, başımı, havuzun oyuk kısmına giyotinin altına bırakır gibi uzattım. Berberin saç yıkamaktan sorumlu görevlisi, musluğu açıp ılık su ve nefis kokulu bir şampuanla saçlarıma masaj yaparken, kendimi “uyuma, sakın uyuma, bu bir tuzak!” diye uyarıyordum, ama artık çok geçti. Kendimi, cezası çok ağır olacak bu zevke çoktan bırakmıştım.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337122944426258978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFFCmkdMiI/AAAAAAAAAQo/W_PEO8X7bl4/s320/kapadokya_derinkuyu_yeralti_sehri_s7301260.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada, zihnim uykuyla bulanıklaşmışken duvarda sweeney todd’un afişini ayrımsadım. Tabii ya, neden daha önce anlamamıştım! Şimdi, istanbul’da bir berberdeydim, ama bu adres, dünyanın bütün berberlerine, kanalizasyon, dehliz ve mağaralarla bağlıydı. Mesela, bulunduğum binanın altına insem, bir zaman sonra, Londra’da, fleet street 186 numaranın ikinci katındaki bir berbere ulaşacaktım.. Ve bu berberlerin, gizli tarikatlarını öğrenenleri derhal oracıkta yok etmek için bir düzenekleri vardı. Eminim ki birazdan koltuğumun altındaki kapak dönmeye başlayacak ve kendimi mahzende bulacaktım. Aşağıda beni bekleyen başka bir berber de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFFHOzvhgI/AAAAAAAAAQw/g3SLH3BRpVg/s1600-h/sa%C3%A7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337123023947269634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 208px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFFHOzvhgI/AAAAAAAAAQw/g3SLH3BRpVg/s320/sa%C3%A7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hayır, böyle olmadı, benden şüphelenmemişlerdi. Gözlerimi açtığımda, havlu, gizemli bir işaret gibi, arması tam alnıma gelecek şekilde başıma dolanmıştı. Bu kez başka bir görevli hızla önümden yürüyüp, bana yol gösterdi. Beni bir koltuğa oturtup, saçımı taramaya başladı.&lt;br /&gt;O süpürge gibi saçlarımı tarıyor, ben yine kendimden geçmemek için mücadele ediyordum, ama göz kapaklarım kendiliğinden kapanmış, bir kedi gibi zevkle mırıldanmamak için kendimi zor tutuyordum. Yine de kafamda tilkiler dolaşıyor; bütün berberlerin saçımı görünce ettikleri cümleyi ne zaman söyleyecek diye düşünüyordum. Sessizlik birkaç saniye sürüp sürmemişti ki, beklediğim cümle sözcüğü sözcüğüne duyuldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saçınıza biraz hareket verelim mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımdan, “A-haa, şimdi konuşmaya başladın işte diye,” geçirip, gülümsedim. “Hayır, o hareketi kaldıracak bir düzenim yok,” diye mırıldandım. Böyle diyerek onların gizli bilimleri hakkında hiçbir fikri olmayan zavallı bir fani gibi görünmek, güvenini kazanmak istiyordum bir yandan da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Israr etti, tehditkar bir şekilde aynadan bana bakarak, “Saçınız çok düz, biraz hareket versek iyi olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözümü açıp, aynadaki gözlerine diktim gözümü, vazgeçmeyecektim: ”Saçımı hep topluyorum zaten, harekete yazık olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramızdaki düello amansızdı: “Toplasanız da önünüze düşmeyecek saçınız, hareketi orada keseceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaybetmiştim, “peki,” dedim duyulur duyulmaz bir sesle. Bir anda elinde beliren makasla, saçlarımı kesmeye başladı. İçimden, “ne olacaksa olsun” diye geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337122635746895138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 267px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFEwopj5SI/AAAAAAAAAQQ/CigkVzAXfI8/s320/bilmece.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaybetmiştim. Bir kez daha berberler tarikatı kazanmıştı ama saç benim saçımdı, tekrar uzayacak ve gücümü tekrar kazanacaktım. Bu gece eski ahit’i okuyacak; genesis bölümünde geçen hikaye ile cesaretimi toplayacaktım. israil'de yaşayan, Eski Ahit'in yargıçlarından olan, doğumu önceden haber verilmiş ve İsrailliler'i Filistinliler'in azabından kurtaracağı söylenmiş, gücünü hiç kesmediği saçlarından olan o kahramanın bilmece olan adını düşünerek yağlar, merhemlerle saçımı yıkayacak, tez zamanda uzaması için dualar okuyacaktım. Bu kez edeceğim tüm duaların ne anlama geldiğini biliyordum.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;***&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu fotoğraf Atilla için olsun, sadece onun için. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sizeyse yazıklar olsun:p&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5338252044619644242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 283px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShVH84kOfVI/AAAAAAAAARQ/5OyUpeGT5mU/s400/anagram_knights.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-1737045029289226952?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/1737045029289226952/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=1737045029289226952&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1737045029289226952'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1737045029289226952'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/kldan-tuyden-bilmece.html' title='Kıldan tüyden bilmece'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShFFLw7_n2I/AAAAAAAAAQ4/ZveUc8CDgVs/s72-c/uzun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5444761250552767577</id><published>2009-05-15T05:45:00.000-07:00</published><updated>2009-05-15T05:50:51.525-07:00</updated><title type='text'>cumaaaaaaaaaaaaaaaa!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sg1kA8kwa8I/AAAAAAAAAQI/CVxXf20h2J8/s1600-h/beer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5336031100926979010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 239px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sg1kA8kwa8I/AAAAAAAAAQI/CVxXf20h2J8/s320/beer.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;bira. soğuk. katıksız neşeli.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;herkese benden bira, benimki köpüksüz olsun, lütfen. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;çabuk!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5444761250552767577?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5444761250552767577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5444761250552767577&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5444761250552767577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5444761250552767577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/cumaaaaaaaaaaaaaaaa.html' title='cumaaaaaaaaaaaaaaaa!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sg1kA8kwa8I/AAAAAAAAAQI/CVxXf20h2J8/s72-c/beer.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5696972976862014801</id><published>2009-05-14T01:16:00.000-07:00</published><updated>2009-05-20T01:44:55.694-07:00</updated><title type='text'>Ken,</title><content type='html'>Sevgilim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335591103651249794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 245px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvT1u_d_oI/AAAAAAAAAPY/HFIE79-G164/s320/ken+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen şimdi Mine Town’da bir berber koltuğunda oturmuş, bekliyorsun. Birazdan sakalın, bıyıkların kesilecek ve kalbim seninle ilk kez o zaman çarpmaya başlayacak. Seni daha önce 1868’in Aralık ayında Montana’da görmüştüm. Kardeşin Bill ile ihtiyar Puncho’ya kürk satmaya gelmiştiniz hani. Yüzünü çevirme, acı hatıraları tazelemek değil niyetim. Seni nasıl üzerim, aşığım ben sana. Kardeşin, kafa derisi yüzen o soysuz beyazlar tarafından öldürüldüğünde seni de artık hep bu acıyla tarif edecektim biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUctB27wI/AAAAAAAAAQA/vyV3KcuLi-A/s1600-h/ken+parker+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335591773139300098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 157px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUctB27wI/AAAAAAAAAQA/vyV3KcuLi-A/s320/ken+parker+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUT-chyPI/AAAAAAAAAP4/3lBZaeKf5eI/s1600-h/ken+alb%C3%BCm+kapa%C4%9F%C4%B1.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Sana &lt;strong&gt;Uzun Tüfek&lt;/strong&gt; de derler. Bu eski çakaralmaz da, Ken Parker ismi gibi dedenden kalma zaten. Tina’ya, ‘geleneklerine bağlı bir aileyiz,’ dediğinde gülümsemiştim; seni bir anne ve babanın çocuğu olarak düşünmek tuhaf geliyordu. Sanki hep yapayalnızdın. O zamanlar bile hızlı at, hızlı silah hayat kalmanın belki de tek yoluyken, sen tüfeğini sakince doldurur, hedefine yöneltir, hiç şaşmaz, vururdun. Senin için önemli olan hep insanın kendisi, kendi değerleriydi. Silahını bile seni oluşturan, varoluşunun, tarihinin bir parçası gibi gördüğün için severdin. Senin olmak ne güzel bir şey Ken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335591508580822034" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 206px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUNTeM7BI/AAAAAAAAAPw/P1ATkUBtd3Q/s320/ken+5.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Ben, insanın çölde tek başına giderken, Kızılderililer ve beyazlar arasında politik bir mücadelede tavır alırken, bir kadınla uyurken, orduda koğuşta arkadaşlarıyla bir konuyu tartışırken, bir çocukla oynarken bile içindeki iyilik ibresinin hiç şaşmadığını sende gördüm Ken. Önyargısızsın, Kızılderili, beyaz ya da zenci fark etmez, kimseyi sınıflandırmaz, iyiliğin ve kötülüğün çok bireysel olduğunu bilirsin sen. Seni bunlar yüzünden daha sonra seveceğim, ama ilk kez berberin aynasında sana bakarken kalbim çarpmıştı benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUGQ_CmVI/AAAAAAAAAPo/-_tMzk3EqB8/s1600-h/ken+4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335591387654166866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 168px; CURSOR: hand; HEIGHT: 180px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvUGQ_CmVI/AAAAAAAAAPo/-_tMzk3EqB8/s320/ken+4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı, Mine Town’un barında gördüğü anda senden hoşlanan, Tina gibi. Öyle masum, öyle doğrudan, öyle nezaket dolusun ki, fahişe olan Tina bile seninle flört ederken bir yeniyetme gibi utanmıştı. Bir itirafta bulunayım şimdi, siz Tina ile yataktayken size bakamamıştım. Aranızdaki konuşmanın, sevginin öyle mahrem, öyle özel bir hali vardı ki, üstünüze bir perde gerer gibi kapatmıştım sayfayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni annesiz babasız sanmıştım ya Ken, onlarla tanışmak nasıl sürpriz oldu anlatamam. Wyoming’e, eve dönerken sanki biraz daha genç, daha kaygısız, daha neşeliydin. Canım! Annen, sevdiğin gibi çilekli tart yapmıştı. Ah Ken, küçük bir oğlan çocuğu gibi çilekli tart seviyorsun demek! Kardeşin elmalı tart seviyormuş, annen konuyu açar açmaz pişman oldu, ama sen yine onun ölümünden kendini suçlamaya başlamıştın bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335591278625514386" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 227px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvT_60lY5I/AAAAAAAAAPg/g0TV2WwkNv8/s320/ken+4.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Ben senin giysilerini de seviyorum. Uzun gömleğinin üstüne taktığın kemeri, dar pantolonunu, uzun çizmelerini, şapkanı… Ama Washington’a Kızılderililer’e yapılan haksızlığı durdurmak için gittiğinde tren istasyonundaki kadın seni görünce nasıl bayılmıştı!:) Ah, Ken, buralarda medeniyetin, centilmenliğin ölçüsü böyle şeyler. Ben, parlamentoya gittiğinde senin yerine biraz tedirgin olmuştum; o adamlar sivri dilleri, kurt zekaları ile seni üzerler diye. Onlar, kiralık katil tutarlar, kendi çıkarlarını Tanrı’nın adaleti diye yuttururlar, yüzüne gülüp arkandan bıçaklarlar diye, sevgilim. Ama sen, çirkinliklerine daha fazla dayanamadığın senatörlerin suratlarına, ‘eğer bu ülkeyi sizler temsil ediyorsanız, Amerikalı olmaktan utanıyorum!’ diye bağırdığında, nasıl mutlu oldum, anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ken, biliyorum ki sen böyle parlak sözcüklerle yapılan övgülerden, sevgi gösterilerinden hiç hoşlanmazsın. Burada kesiyorum şimdilik, sonra yine, buradan yazarım sana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman senin Lusinin. &lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335590892056767682" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 225px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvTpavabMI/AAAAAAAAAPQ/7k95kxKuglM/s320/ken+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;Bilmece:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; Çok sevdiğimiz Ken Parker’ın çizerini ve yazarını soruyorum. Hadi! &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;***&lt;br /&gt;Erhan Bey için...&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#3366CC" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cvc2bsJmLvlGZhJ3LyZmLlVmcm5yczV3bulma/08%2520-%2520No%2520surprise%2520-%2520radio%2520head.rbs&amp;amp;colors=body:#3366CC;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShO-N_uYxFI/AAAAAAAAARA/Q2mxAuFvtkI/s1600-h/balon.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337819131017741394" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 393px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShO-N_uYxFI/AAAAAAAAARA/Q2mxAuFvtkI/s400/balon.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atilla'ya...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FF0000" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cvIDevJWZrVnSvInZuUWZyZmL5UTZt9Ga/05%2520-%2520Moby%2520-%2520Why%2520Does%2520My%2520Heart%2520Feel%2520So%2520Bad-.rbs&amp;amp;colors=body:#FF0000;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShO-1uXcF3I/AAAAAAAAARI/pgss_fZsxvw/s1600-h/13.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5337819813552854898" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 316px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ShO-1uXcF3I/AAAAAAAAARI/pgss_fZsxvw/s400/13.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5696972976862014801?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5696972976862014801/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5696972976862014801&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5696972976862014801'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5696972976862014801'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/ken.html' title='Ken,'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgvT1u_d_oI/AAAAAAAAAPY/HFIE79-G164/s72-c/ken+2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-973249409990047226</id><published>2009-05-07T04:37:00.001-07:00</published><updated>2009-05-10T23:43:31.930-07:00</updated><title type='text'>Ah, Tanrım, ne işim var Kızıldeniz'de!</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(Yazıdaki sıkıcı üslubum için beni şimdiden bağışlayın. Burada, -aşağıda okuyunca anlayacaksınız- bilim adamları ile konuşmaktan kalan bir alışkanlık bu. İstanbul’a dönüp, kendimi sokakların diline bırakmak için nasıl sabırsızlanıyorum, bilemezsiniz. Aşağıda, kimi zaman yemekte, kimi zaman yürüyüş yaparken, kimi zaman babunları sabırla gözlemlerken yaptığımız sohbetlerden öğrendiğim şeyler var. Şöyle ya da böyle bahara ilişkin ve bu nedenle size de aktarmaktan çekinmedim.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahardan bahsetmek istiyorum size. Şu kavurucu sıcaklar ve bitmek bilmez öğle sonları gelmeden baharla şenlenelim azıcık daha. Gerçi şurada, kapalı bir odanın içinde, sizinle tek bağım olan internetle baharı konuşmak ne kadar anlamlı olur ki? Baharla birlikte doğada başlayan teşhirciliğe bakacağız biraz sonra ve doğada olanla burada olan, teşhircilik kavramıyla buluştuğu için bu minvalde oyalanacağız. Siber alemde kendimizi, şu an baharla coşan doğadaki bir kuşburnu ya da lalenin de ait olduğu fanerogamlar gibi teşhir ederiz. Yalan mı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, hoş bir tesadüf ki baharda renklerin peşine düştüm. İyi oldu bu. Bir sürü de rezillik tabii. Şili ve Peru’da kızılın peşinde öğrendiklerimi anlatacağım size, ama başka bir olayın aciliyeti var şimdi. Kızılın peşine düşmüşken, Kızıldeniz’e uğramamak olmazdı. Ben de çantalarım bir sürü kızıl örneklerle dopdolu, bulduğum ilk uçağa atlayıp Kızıldeniz’e gittim. Ama öğrenmek aşkımın, cüzdanımdaki parayla hiç de orantılı olmadığını çok geç farkettim. Beş kuruşsuzdum uçaktan indiğimde.&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333045335226724818" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 177px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLIegk-MdI/AAAAAAAAAOw/4roiqUQWSns/s200/maymun.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki, bilim adamı Hans Kummer’in, hamadrias babunlarını incelemek için Kızıldeniz savanlarında bulunduğunu okumuştum internetten. Çantamın bir gözüne sıkışmış son paramla bir vasıta bulup, bozuk yollardan geçip, güç bela bilim kampına ulaştım. Derme çatma kulübeler, meydanda dolaşan maymunlar, acayip acayip öten renkli kuşlar dışında ortalıkta kimse görünmüyordu. Neden sonra kapıya çıkan şişman bir adam sertçe, ne istediğimi sordu. “Hans Kummer’le görüşeceğim” dediğimde, “bekleyin, birkaç saat sonra burada olacak,” dedi. Bu sapa yere sanki her gün bir ziyaretçi geliyormuş gibi umursamazdı. Barakanın verandasında gördüğüm bir banka oturup sigara yaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333045220140152866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 154px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLIXz2MeCI/AAAAAAAAAOo/q6DxksxE7Fc/s200/ku%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz sonra adam elinde iki soğuk birayla geldi. İster miyim, diye de sormadan birini bana uzattı. Sanki uzun zamandır birlikteymişiz de her gün aynı konuları konuşuyormuşuz gibi, “bugün hava çok sıcak,” dedi ensesini kirli bir mendille silerek. “Öyle,” dedim biramdan bir yudum alarak. Adamın bu kayıtsızlığı bir taraftan da orada bulunmamın anlamsızlığını azaltıyordu. Kendimi huzurlu bile hissediyordum. Biraz sonra üstü açık bir cip, tozu dumana katarak geldi ve içinden çıkan sarışın bir adam ve zenci bir kadın, bana şöyle bir bakıp, hızla kapıdan içeri dalıp coşkulu bir şekilde tartışmaya başladılar. Babunlarla ilgili müthiş bir keşif yapmışlardı. Ayrıntıları, akşam yemekten sonra masada absent içerken öğrenecektim. Ama durun, ben, Hans Kummer’e derdimi nasıl anlatacağım diye düşünüp kıvranıyorum daha henüz.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333044963471521826" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 83px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLII3rn-CI/AAAAAAAAAOQ/OaZBz7ro_SQ/s200/ev+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Kapıda benimle bekleyen adam, sözcüklerden tasarruf edip, başının bir hareketi ile içeri girmemi işaret etti. Bilgisayar ekranlarının ancak aydınlattığı oda loştu ve gördüğüm fotoğraflarından Hans Kummer olduğunu çıkarttığım sarışın adam ile zenci, hoş kadın bana bakıyordu. Lafı uzatmadım: Renkleri araştırdığımı, bir internet sitesinde bilmeceler sorduğumu, kızılı araştırırken yolumun Kızıldeniz’e düştüğünü ve paramı çaldırdığımı söyledim (bu yalan tabii, parasının kalmadığını bu aşamada fark eden bir salak olduğumu bilsinler istemedim). Ben, sakince ve aldırışsız bir üslupla konuşmaya çalışıyordum, ama yüzüm utançtan yol yol kızarmaya başlamıştı bile. Hans Kummer ilgiyle kızaran yüzüme bakıyor, o baktıkça ben daha çok kızarıyordum. Eğer orada bana yatak ve yemek verirlerse karşılığında onlara yardım edebileceğimi söyledim. İnsanlardan bir şey istemek konusunda çok beceriksiz olan ben, artık konuşmak yerine kekelemeye başlamıştım ki, mücadele etmeyi bıraktım. Öylece sustum. Hans Kummer beni hiç dinlemiyormuş gibi birkaç saniye daha bakıp, “yüzünüz,” dedi, “kızarıyor”. Bilim adamları böyledir işte, babunların her davranışı en ince ayrıntısına kadar bilen bu adam, en insani tepkiye çok şaşırıyordu. Çenemle küstahça kendisini işaret edip, “Utanma hasleti sadece sarışınlara ait değil, esmerler de utanıp, kızarır,”dedim öfkeyle. Odadakiler ve arkamda fark etmediğim bana bira veren adam gülmeye başladılar. Sonra, hoş geldin, diyip işlerine döndüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333045044431804242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 69px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLINlSD11I/AAAAAAAAAOY/sD1gg2XyoJM/s200/ev+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Ben şaşkın, kapıdan çıkıp, banka oturdum yeniden. Şişman adam bu kez hiç beklemediğim bir konuşkanlıkla, “burada kahrolası (bloody sözcüğünü kullandı burada. Daha sonra kendini tanıtacak, ama onun Avusturalyalı olduğunu buradan tahmin ettim önce) hayvanlarla uğraşmaktan kafayı yedik” dedi. “Darwin, yüz kızarmasının insana özgü olduğunu söyler, hayvanların yüzü kızarmaz”. Sonra bilim adamı alışkanlığı ile devam etti, “utançtan, edepten ya da çekingenlikten yüz kızarması, göze çarpmamak istendiği bir anda kılcal damarların yüzeyde engellenemeyen genişlemesini kaygıyla hissederk duyguları açığa vurmaktır. Bu da başkasının 'bakışını' gerektirir. Bir araştırma nedeniyle Yeni Gine’de bulunduğum sırada Mount Hagen halkı da kızarmanın başkasının bakışının yarattığı sıkıntıdan kaynaklandığını düşünüp bunun için, ‘tenin üzerindeki utanç” anlamına gelen bir terim kullanırlar. Ne güzel, değil mi! Pipil, derler buna, İnsanın içinde gizlediği popokl teriminin karşıtı olarak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Müthiş bir şaka yapmışım gibi hala gülümsüyordu bana, “yorgun görünüyorsunuz, hadi size odanızı göstereyim de yemeğe kadar dinlenin biraz” dedi. Eşyalarımı yüklenip uzaktaki bir barakaya doğru yürümeye başladık. Şu benim yüz kızartım, olabilecek en inanılmaz konuymuş gibi anlatmaya devam etti; ”Maymunlar da öfkeden kızarır, ancak bir hayvanın insanla aynı nedenle kızarabileceğine inanmamız için henüz karşı çıkılmaz bir bulguya rastlamadık,”dedi. Şaşırmış gibi yaparak, “öyle mi?” dedim. “Darwin, kızarma, duygu ifadelerinin en özeli ve en insana özgü olanıdır, demişti” diye yanıtladı beni kapıyı zorlayıp, açarken. Penceredeki ince bambu storların yol yol aydınlattığı, üstünde cibinlik olan ince, sert bir yatak, bir iskemle ve masadan ibaretti oda. Eşyaları koymak için uzun, geniş bir raf vardı karşı duvarda. “teşekkür ederim,” dedim şükran duygusuyla, giderken, elini dert etme, der gibi salladı. Kendimi yatağa bırakırken, bulunduğum durumun anlamsızlığı ve yorgunluk zihnimi bomboş yapmıştı. Rahatlamak için biraz ağlamak istedim, ama uyuyakalmışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLITaWjI3I/AAAAAAAAAOg/NLc91k_nbLg/s1600-h/jungle.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333045144577057650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLITaWjI3I/AAAAAAAAAOg/NLc91k_nbLg/s200/jungle.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Rüyamda, yüzümü yıkamak için musluğu açıyordum ve üçüncü sınıf bir korku filmindeymişim gibi oradan kıpkızıl bir su aktığını görüyordum dehşetle. Yine de yıkıyordum yüzümü ve kan rengine bürünürken ben, aklımda Erhanbey’in rüyada kırmızı görmek sözü geliyordu nedense. Sıçrayarak uyandığımda hala aydınlıktı hava. Dışardan neşeli insan sesleri geliyordu. Kapı bir süredir tıklatılıyor olmalı ki, ben gözümü açar açmaz tekrar duydum sesi. Kapıyı açtığımda zenci kadını gördüm, “hadi, hadi yemeğe, çok acıktık,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333044808750360962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 114px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLH_3TOaYI/AAAAAAAAAOA/I5NADA41Eng/s200/baraka.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Size daha fazla ayrıntı veremeyeceğim, oradaki günlerimin başlangıcı böyleydi. Türkiye2den beklediğim para gelir gelmez de döneceğim. Burada çok hoş hayvan hikayeleri dinledim ve bir cangılın içinde, bahar ne demekse onu yeterince gözlemledim.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5333044880418170082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 140px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLIECSKZOI/AAAAAAAAAOI/5AI6wpsmAwM/s200/%C3%A7i%C3%A7ek.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Baharın dünyanın canlılarını eşitleyici bir hali var. Kimliğinin bilinciyle tıka basa dolu olduğu için kendi imgesiyle çok ilgilenen insan, bahar gelince bu coşkuya karşı koyamaz ve gözlerini, bir imgeler pazarı olan canlılar dünyasına çevirir. Dünya baharda görünür olur ve gören, ister insan ister kurtçuk olsun, ne fark eder, cümbüş başlar. Dünyanın görünür olmasının anlamlı olması için ona bakılması gerekir. Bakmak için, ışığa duyarlı organın varlığı şartsa da baktığını yorumlayacak bir beynin de gelişmiş olması zorunludur. Ancak beynin dünyayı canlandırması da salt duyumsal bir araştırma ile yetinmez. Beynimizin, bildiğimiz ile gördüğümüzü uzlaştıran, tartışmaya açan bir hakemin yetkinliğinde olması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim astronomi profesörü sevgilimle Foça’da oturmuş yıldızlarla dolu gökyüzüne bakıyoruz. Cahil ben, keşfimle heyecanlanmış, parmağımla göstererek, “aa bak, büyük ayı” diyorum gururla. O ise tüm gökyüzünü avucunun içi gibi biliyor ve aralarında gayet senli benli bir ilişki var. Parıltısı ile romantikleştiğim yıldızların görüntüsünün bana ulaşması için milyarlarca yıl geçmesi gerektiğini ve mesela gördüğüm bir yıldızın şimdi aslında yok olduğunun farkında. Benim bildiğim ve onun bildiği ile gördüklerimizi uzlaştırmamız tümüyle birbirinden farklı! Bu durum, görüntünün algılanmasına gölge düşürdüğü gibi, profesörle ilişkimizin yürümeyeceğinin de en açık ispatıdır. Ama sen gel de anlat baharla kendinden geçmiş organizmamıza bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk dediğimiz hayali imgeyi maddi kaynağından bağımsızlaştıran, hatta görüntü ile gerçeğin arasındaki bağı salkım saçak çözen insandan başka bir canlı var mı şu dünyada! Baharda başlayan cümbüş bir çiftleşme, üreme, cinsel ayaklanma, baştan çıkarma içerir. Bahar, romantik şiirler okumak yerine, karşı cinsi baştan çıkarmak için girişilen yarışın biyolojideki önemini vurgulayan ilk kişi olan Darwin okumaya başlamak için en ideal zamandır bu nedenle. “Bir toplulukta çiftleşmeyi ve üremeyi destekleyen her türlü niteliğin mantıksal olarak ağır basması gerektiği, çünkü bu nitelikleri taşıyan erkeklerin daha çok soy ürettiği ilkesi,” eş seçiminde erkeklerden çok dişilerin etkin olduğunu savladığı için sonradan çok tartışılsa da kabul görmüş ve bu ilkeye bağlı olarak, cinsel dimorfizim, yani iki cinsin görünümlerinin giderek farklılaşmasının belirginleştiği yolunda bir sonuca da erişilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, şu an, şimdi içinde bulunduğumuz şu bahar mevsimi tüm canlılar arasında çılgınca bir kendini gösterme, en güzel renklere, seslere, biçime sahip olarak seçimde avantajlı duruma geçmek için uğraşıldığı mevsimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğadaki eş seçiminde, belli estetik kriterler varsa da bunlar aynı zamanda türün devamı için şart olan nitelikleri de belirtir. Örneğin Hirunda rustica kırlangıcının dişisi, uzun kuyruklu erkeği tercih eder. Uzun kuyruk daha göz alıcıdır, evet ama, uzun kuyruklu kırlangıç kısa kuyruklu olana göre daha az bit taşır. Bu da gelip geçici bir aşkın istenmeyen bir anısı olarak haşerelerin bulaşmamasını sağlayacak. Dahası, uzun kuyruklu kırlangıç parazitlere karşı daha dirençli olduğu için yavruların genetik kodu güçlü olandan oluşturulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğada çekici özellikleriyle estetik kriterlere uymaya çalışan daha çok erkek cinslerdir, biliyorsunuz. Ateşböceklerinde bu değişir. Sıcak gecelerde ortaya çıkan ateşböceklerinin fingirdek dişisi, erkeği, mavili yeşilli ışıltı oynaşmalarıyla kendine çeker. Bunun için karnının geri kısmında bulunan ve şeytani bir madde olan luciferine’i salgılayan bezleri kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlar dünyasında dişiler erkeklere görsel işaretler gönderir ve böylece cinsel alıcı durumunda olduğunda yanlış anlaşılmaya yer vermeyecek şekilde onları bilgilendirir. İnsanlarda ise hiç böyle değildir, biliyorsunuz. Flört, sonucu cinsel birleşme olmayacak bir eğlenceliktir çoğu zaman. Yanlış anlaşılmaya çok müsait, karmaşık, hile dolu davranışlarla doludur insan cinselliği. Bir kız, cinselliğin çevresinde dolaşıp durabilir, onu en bariz şekilde sezdirebilir ve iş dürüst bir davete geldiğinde hiç de oralı olmayabilir. Arzu göstergelerini en utanmazca kullanan bakireler ve bir bakire kadar cinsel göstergelerden habersiz bin yıllık cinsel devinim içindeki çiftlerle doludur insanoğlunun acınası cinsel tarihi. Cinsel birleşmeyi arzuluyorMUŞ gibi yapma insanoğlunun dişisine özgü bir taklit yeteneğidir çokça. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Erkek ereksiyon taklidi yapamasa da dişinin bedeninde, döllenebilirliğinin açık işaretlerini taşıması gerekmez. Bilim adamları bunun nedenini, dörtayaklı maymunluktan ikiayaklı insanlığa geçişle açıklıyorlar. Böylece yüzyüze gelmişler, erkeğin göze batan cinselliğinin karşısında dişinin cinselliği iyice gizlenmiş artık. Dişi maymunda cinsel sergileme dişilik organıyla ve belli dönemlerle sınırlıyken, arzunun nesnesi olan insan dişisinin, bedeninin tüm yüzeyi sürekli bir kızışma görüntüsü sergiler gibidir. Eh, hal böyle olunca arzunun toplum içinde dolaşımını kurallara oturtma zorunluluğuna bağlı bir kültür doğar. Bu kültür de yukarıda dediğim gibi çok oyuncaklı, çok karmaşık ve maymunlara göre de çok üçkağıtça olabilmektedir. Arzu belirtilerini maskelemek için (ancak işlevinin tersine sıklıkla baştan çıkarma nesnesi olarak kullanılan) giysi böyle doğmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilim canımızı sıkar. Canlılar dünyasının tarihinde bizi sıradan bir türe indirger. Çoğu kez farkımız yoktur bir kılkanatlıdan. Bazen evrenin büyüklüğü ile sancılanıp, dünyanın bize doğru evrilen upuzun tarihinin sırrına eremeyeceğimiz için acı çekerken, bir anlam arayıp duran şu beynimiz de olmasaydı keşke, deriz. Ben bazen derim. Bir bahar sabahı su birikintisinde oynayan bir karga olmak için neler vermezdim. Neler? Beynimi mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çılgınlaşan bir görüntüler alemini gözler önüne seren baharı sevmemek için sürekli kendiyle meşgul bir zihnin, karanlık bulutların gölgeleyip, kasvetli fırtınaların estiği, bir ot olsun yeşermeyen verimsiz toprağında olmak gerekir. Yağmurda uluyan köpekler gibi umutsuz bir ruh bahara sırtını dönebilir ancak. Bahar tüm canlıların, aynı amaçla, çocukça bir eşitlik duygusuyla katıldığı bir alem serer gözler önüne. Bahar, bakılmak ister. Bakın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Şimdi bana bakın; soracağım bilmecenin yanıtı olan kitabın hikayesi Oran’da geçiyor. Bu zamanlarda, hadi tam tamına söylemek gerekirse 16 Nisan’da bahar mevsiminde başlıyor. Bilmecenin diğer yanıtı olan Fransız edebiyatının bu ünlü yazarı, bu çirkin şehri çok güzel anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İtiraf etmeli ki, şehrin kendisi de çirkindir. Durgun bir görünüşü vardır, onu dünyanın her yanındaki öteki ticaret şehirlerinden farklı kılan tarafı fark edebilmek için bir süre beklemek lazımdır. Mesela, insan güvercinsiz, ağaçsız, bahçesiz, ne bir kanat şıkırtısı, ne de bir yaprak hışırtısı olan; kısacası her türlü özellikten yoksun bir şehri nasıl düşünebilir? Mevsimlerin değişmesi ancak gökyüzünden okunur. İlkbaharın gelişini havanın niteliği ve küçük satıcı çocukların şehrin civarından toplayıp getirdikleri çiçek sepetleri bildirir. Bu, pazarlarda satılığa çıkarılan bir bahardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel bir soru sormak varken nereden çıktı bu diyeceksiniz, ama bunaldım ben bu aralar bilimden. Bu soruyu böyle kabullenin olmaz mı? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;atilla ve duman, bu filmler ve şarkılar sizin, hakettiniz. ancak bu karelerin hangi filmlerden olduğunu söyleyebilir misiniz?:)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgfDsWpPZ9I/AAAAAAAAAPA/KnFpBQxTGVI/s1600-h/serseri+a%C5%9F%C4%B1klar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5334447450403858386" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 174px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgfDsWpPZ9I/AAAAAAAAAPA/KnFpBQxTGVI/s200/serseri+a%C5%9F%C4%B1klar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9ybpRWYy9Sdo5iclB3bvxmL3d3d/0811%2520-%2520Serge%2520Gainsbourg%2520-%2520Couleur%2520Cafe.rbs&amp;amp;colors=body:#0066FF;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;" bgcolor="#0066FF" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgfFNqWawhI/AAAAAAAAAPI/87ot951tjrs/s1600-h/photo-Paris-Texas-1984-3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5334449122140930578" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 144px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgfFNqWawhI/AAAAAAAAAPI/87ot951tjrs/s200/photo-Paris-Texas-1984-3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgfFNqWawhI/AAAAAAAAAPI/87ot951tjrs/s1600-h/photo-Paris-Texas-1984-3.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#474747" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=0vMHZuV3bz9yZvxmYvlGZhJ3LyZmLlVmcm5Say92Zhpnc/64%2520-%2520Nirvana%2520-%2520Pennyroyal%2520Tea.rbs&amp;amp;colors=body:#474747;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-973249409990047226?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/973249409990047226/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=973249409990047226&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/973249409990047226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/973249409990047226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/ah-tanrm-ne-isim-var-kzldenizde.html' title='Ah, Tanrım, ne işim var Kızıldeniz&apos;de!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SgLIegk-MdI/AAAAAAAAAOw/4roiqUQWSns/s72-c/maymun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-2687717904749224049</id><published>2009-05-04T02:20:00.000-07:00</published><updated>2009-05-05T01:53:50.993-07:00</updated><title type='text'>Kırmızının serüveni I</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf62zKNrCqI/AAAAAAAAAN4/oSBo5pTXM1M/s1600-h/cardinal+ku%C5%9F.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331899998884530850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 170px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf62zKNrCqI/AAAAAAAAAN4/oSBo5pTXM1M/s200/cardinal+ku%C5%9F.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 1 Mayıs’ta yazacaktım, ama olmadı. Bilmece hazırlamak için çok uzaklarda Şili’nin kuzeyindeki çöllerdeyim şimdi. Bulunduğum koşullarda size ulaşmam çok zor. Pablo Neruda’nın deniz kabuğu koleksiyonunu görmek için yola çıkmıştım güya, ama olmadı. Santiago’da trende tanıştığım biri kanalıyla kırmızının kaynağını öğrenme fırsatı çıktı çünkü. Hem tarih 1 Mayıs olunca aklıma kızıl renk gelir ve renklere düşkün benim gibi biri de bir fırsat bulursa, kendini renklere bırakır. Zaten ben, sulardan korkan çingeneler gibiyimdir. Onlar gibi gezip tozarım ve onlar gibi deniz ve deniz ürünlerine yüz vermem. Hal böyle olunca şimdi derdim, kırmızının sırlarına erişmek ve sizi kırmızıya çağırmak. Eh, kırmızının çağrı için benim bilmeceme gereksinimi hiç yok. Kırmızı kendi başına en reddedilmez çağrıcı, adeta toplanma buyruğudur ve 1 Mayıs’a kırmızı yakışır. Neden? Çünkü bir bakın kırmızıya, başkaldırı, zulme uğramışlık, haksızlığa direniş ve özgürlük isteğinin sesini duyarsınız. Şu kırmızı lafı nereden türemiş bilinmiyor; onun adı her zaman ve öz Türkçe olarak resmen kızıl. Hani şu sermaye, liberaller ve mukaddesatçıların ürktüğü sözcük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıl, ateştir, güneştir, filandır ama en çok da kandır. Kızıl, kahramandır ve onurludur. Çünkü tarih sürekli ve hiç usanmaksızın, alınan ve verilen kan ile yazılmıştır. Öyle bir onur ki yensen de yenilsen de onurlusun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızılın özgürlük narasını en bilinen haliyle 1789 Fransız ihtilalcileri atıyor malum. Devrimciler kızıl, külahımsı, aslında kökü antik Anadolu Frigler’e uzanan bir başlık giyiyorlar. Buradan çıkan kırmızı sonradan, kraliyetin beyaz ve Paris kentinin eski geleneksel feodal mavisi ile laik cumhuriyetçi ulusal renkleri oluşturacaklar. Bayraklara değil de sinemaya hayran olan ben, Fransız bayrağını Kieslowski’den bilirim.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331898261824600066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 146px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf61ODKT-AI/AAAAAAAAANg/-UerDceXSnw/s200/sancak.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı’nın sancakta iki asıl rengi var: Yeşil ve kırmızı. Yeşil olanı, güneşte solduğunda maviye dönüştüğünden itibarı düşmüş, zamanla yalnızca kızıl kullanılır olmuş. İsabet olmuş. Kaşgarlı Mahmut bilgenin dediği gibi, “Ağdi kızıl bayrak/Toğdi kara torak” oluverir yani, başımız sıkıştıkça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalyanların faşist Mussolini’sine ve onun Karagömlekli katillerine karşı bir de kahraman yurtsever, cumhuriyetçi Garibaldi’leri var. Bu gözüpek adam yıllarca İtalyan Birliği ülküsü ile kendi kurduğu Kırmızı Gömlekliler adlı milis gücüyle, liberallerin Avusturya’ya teslim ettiği Roma’yı geri almış ve inatla savunmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın pek çok yerinde özgürlükçü ihtilalciler alınlarına, kollarına kırmızı bant takmışlar ve Kızıllar diye adlandırılmışlar. Bu tip örgütlenmenin belki de ilk örneği, 18 yılında Çin’de görülüyor. Kırmızı Kaşlılar! Darbeci General Vang-Mang’a karşı ayaklanıp, giderek zenginlere karşı da savaş açan yoksul, kentli, gizli örgüt üyeleri, birbirlerini tanıyabilmek için kaşlarını kızıla boyuyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. yüzyıldan sonra Şii Emevi kültürü altında yeşeren Faslılar kızıl başlık olarak fes biçimini kullandılar. Barbaros’un Cezayir egemenliği sırasında pek hoşuna giderek gemicilerine giydirmesi ile bu moda böylece İstanbul’a gelip yerleşmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlük ve kurtuluşun sembolü olan kırmızı giysi yalnız bir yerde istisnai ve zıt bir durum oluşturur: 1775 Amerikan kurtuluş mücadelesinde son derece acımasız olan İngiliz Emperyalist Ordusu askerleri Kırmızı Ceketliler idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ee.. bir de Kızılbaşlar var. Oğuzlar 9. yüzyıldan sonra Ortadoğu’ya egemen olunca peşlerinden, gelenekleri güçlü ama Oğuzlar gibi politik esneklikleri olmayan Türkmenler yığınlar halinde güneye kaydılar. O sırada İslamiyet tıpkı Ortodoks-Katolik yarışması gibi kanlı ve derin yol ayrımını Şiilik-Sünnilik saflaşmasını yaşıyordu. Uyanık ve politik Oğuzlar halifeden kopmamak için Sünni oldular tabii. Ama yoksul öz Türkmen hakları, zaten Arap kibriyle harici sayıldıklarından, haksızlığa uğrayan Şiilerden oldular. Ayrıca İmam Caferi’nin gizlilik felsefesi, kendi Asyalı yarı şaman inançlarına daha uygun düşmekteydi. Böylece bu insanlar arasında haksızlığa uğramışların rengi kızıl külah giyme adeti yayıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızıl başlık giyme adeti, İsa’dan iki bin yıl önceden beri güçlü adalet anlayışını temsilen, Zerdüşt’ün Mazdek rahiplerinde bilinmektedir. Bunlar, Ortadoğu’nun en kutsal meyvesi Nar (içinin kızıl, köze benzemesi özelliğiyle) biçimli, kırmızı, çıkıntılı taç başlık takarlardı. Ateş, bu inançta tek Tanrı Ahura Mazda’nın yeryüzündeki simgesidir. Zaten Athar’dan Ater ve Azer (Hazar), Atharbagdan’dan Azerbaycan oluşmuştur: Ateş yeri! Şimdilerde Ermenilerle aramızdaki hassas ve duygusal sorunumuza ateşle müdahale eden ülkeyi de anmış olduk böylece. İşte Şii Safeviler on iki imamı temsilen on iki dilimli kızıl taç giyecekler, giderek Anadolu’ya göçen Türkmenler’e keçe kızıl külahlarından dolayı Kızılbaşlar denilecek. Sünni devlet güçlerince isyancı kabul edilip takibata uğrayacaklar, gizli gece toplantılarında baskına uğrayıp, tanınmadan kaçabilmek amacıyla çabucak ışıklarını söndürdüklerinden de, “mum söndü” ayini şeklinde ahlaksızlık iftirasına uğrayacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331898168052939138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 149px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf61Il1Z-YI/AAAAAAAAANY/zGvbHLSoAGU/s200/scarlet+woman.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Yeni atanmış Amerikalı Kardinal Edward Egan Roma’daki atanma töreninden eve döndüğü 2001 yılında kırmızı ipekten gösterişli bir başlık taşıyordu ve bu başlık Papa’nın onu kilisenin prensi yaptığını gösteriyordu. “Kırmızı neyi simgeliyor?” diye soran New York muhabirine Kardinal, inancınızı korumak için o kadar arzulusunuz ki ölümü dahi göze alırsınız, diye cevap verdi. Hıristiyan din adamlarının kırmızı düşkünlüğü Ortaçağ’a kadar uzanır. Ama aynı çağda fahişelere, scarlet woman-kızıl kadın denirdi ve gerçekte kırmızı kumaş giyen kadın demekti. Bunda bir tuhaflık hatta komiklik var. Zira kardinallerin giydiği şapkaya da scarlet hat- kırmızı şapka, kardinal şapkası deniyordu aynı zamanda! Kırmızının oyunbazlığı işte.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331898423953538722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 145px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf61XfI3PqI/AAAAAAAAANw/WJkkhcYfvEM/s200/cardinal.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;1587’de kukuletalı celladına doğru yürüyen İskoç Kraliçesi de kırmızı ve siyahlı bir elbise seçmişti. Siyah ölüm içindi, ama kırmızı renk ölümü karşılama cesaretini simgeliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, Şili’den Peru’ya geçip Lima’daki Peru Ulusal Müzesi’nin etnik bölümünde ilgimi çok çeken ve sizin de eminim ki bayılacağınız bir nesne gördüm. Gerdanlık gibi, çok renkli, toz içinde bir şerit koleksiyonu. Solgun ipler, bir ana ipten sarkıyorlardı ve daha küçük şeritler garip bir düğüm sistemiyle onlara bağlanmıştı. Bazılarında farklı renkte ipler birbirine dolanmıştı. Makrame gibi görünen bu şey, dünyanın bildiği en incelmiş renk kodu parçalarından biriydi. Durun, heyecanlı kısmını şimdi anlatıyorum: Bu nesne İnka İmparatorluğu’na aitti. İnka imparatorluğu gücünün doğrundayken, 10.000 kilometre yolu denetiminde tutuyordu. Telefon ve e-maili bırakın, tekerlek ve at yokluğunda devlet, mesajı ötekine vermeden önce 20 kilometre sürat koşusu yapan kocaman bir koşucular takımı yolu ile yönetiliyordu. Halkın gelişmiş bir yazı sistemi yoktu ve İnka bürokrasisinin mesajı basit bir koşucunun ezberleyemeyeceği kadar karmaşıktı. Bu durumda bilgiyi, haberi aktarmak için işte bu kodlanmış şeritler kullanılıyordu. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331898340049291842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 123px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf61SmkiCkI/AAAAAAAAANo/Xd-9wPgMaxc/s200/kilim.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her renk ve düğümün ayrı bir anlamı vardı. Siyah tel zamanı; sarı, altını; mavi, göğü ve anlam genişlemesi ile tanrıları anlatıyordu. Peki ya kırmızı? Kırmızı, İknaların kendilerini anlatıyordu. Evet! Ordularını ve her şeye gücü yeten imparatorlarını ifade etmek için koyu morumsu kırmızı rengi tercih etmişlerdi. Mesela size İnka İmparatorundan tepesinde düğümler bağlanmış olan kırmızı bir şerit geldiyse, vay halinize. Bu, büyük savaş anlamına gelirdi. Savaştan sonra atılan kan renkli düğümler ise, savaşta kaç kişinin öldüğünü gösterirdi. Ben size Şili ve Peru’da topladığım kırmızı bilgileri sonra, daha ayrıntılı anlatacağım.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Şimdi sorumuz geliyor. Peki, dünyada adı doğrudan kızıl olan bir halk var mı? İpucu: Aklınıza gelen ilk ülke ismi doğru, ama büyük olasılıkla nedenini ya bilmiyor ya da yanlış biliyorsunuz. Onu ben açıklayacağım. Google’a sorabilirsiniz, ama yanıtı orada bulabilir misiniz, emin değilim. Bir tişörtün üstünde gördüğüm gibi ve affınıza sığınarak, “f*ck google, ask me!” diyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; Atilla gibi görkemli bir şekilde, Neo gibi bilgilendirici ve kişiselleştirerek, Erhan Bey gibi doğrusu ne ise o sadelikte, Pusarık gibi utangaçca ve neredeyse affımıza sığınarak, Duman gibi hangi alemdeysek oradan bir cümle ile Halid gibi itirazlar, koşullarla, Torkunç gibi maniler, şiirlerle rengarenk verdiğiniz yanıtların doğruluğu ile ne kadar ilgiliysem de, konunun, yazının kendisi hakkındaki görüşlerinizle de çok ilgiliyim. Mesela bu yazının muhatabı ben olsaydım, size yıllarca uzun konçlu kırmızı converse tutkumdan, onu ayrıldığım bir sevgilimin evindeki ayakkabı dolabında burunları yapışık arkaları ayrı halde, bir yürek biçiminde bırakışımdan ve bir daha da kendime kırmızı converse almayışımdan bahsederdim. İyi mi ederdim, bilmiyorum, ama böyle bir yanıtla da bilmece sahibin kalbini Nabakov’un peşine düştüğü kelebekler gibi pır pır kanatlandırırdım:)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kaynak:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Burçay Anger, en çekici, en kahraman, cafe pazar, 14 ocak 1996, sayı:57, s:12-13)&lt;br /&gt;Victoria Finlay, renkler- boya kutusunda yolculuk, s:139)&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;***&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erhan Bey için,&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FF0000" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=18yck5WdvN3LlVXcpNXdt9icm5SZlJnZuIXZp5Wdh1mZ/Russian%2520Folk%2520Songs%2520-%2520Red%2520Army%2520Choir%2520-%2520Polyushka%2520Polye%2520%2528Song%2520of%2520the%2520Plains%2529%2520%25281%2529.rbs&amp;amp;colors=body:#FF0000;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Duman için,&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#FF3333" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cv8WakFmcvUHauEmc0hXZuc2bsJ2XhJHdhB3blx2Y/Russian%2520Red%2520Army%2520Choir%2520-%2520Kalinka.rbs&amp;amp;colors=body:#FF3333;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atilla için,&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;embed id="radioblog_player_0" src="http://stat.radioblogclub.com/radio.blog/skins/mini/player.swf" width="180" height="23" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" bgcolor="#CC0000" flashvars="id=0&amp;amp;filepath=http://www.radioblogclub.com/listen2?u=2wLzRmb192cv8WakFmcvUHauEmc0hXZuc2bsJ2XhJHdhB3blx2Y/Russian%2520Red%2520Army%2520Choir%2520-%2520Chant%2520Du%2520Soldat%2520Russe.rbs&amp;amp;colors=body:#CC0000;border:#BBBBBB;button:#999999;player_text:#999999;playlist_text:#666666;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-2687717904749224049?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/2687717904749224049/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=2687717904749224049&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2687717904749224049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2687717904749224049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/05/krmznn-seruveni-i.html' title='Kırmızının serüveni I'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf62zKNrCqI/AAAAAAAAAN4/oSBo5pTXM1M/s72-c/cardinal+ku%C5%9F.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-6791358957732570777</id><published>2009-04-30T01:22:00.000-07:00</published><updated>2009-05-04T01:56:26.166-07:00</updated><title type='text'>tatlım, bakar mısın?</title><content type='html'>Meslekleri, doktorluk, avukatlık, diş hekimliği, mühendislik, bilgisayar programcılığı vs. olan uzak dostlarım, işimin çok sıkıcı olduğunu düşünür, bir araya geldiğimiz düğün, cenaze,&lt;br /&gt;geleneksel okul şenlikleri &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sflm8MkVD1I/AAAAAAAAAMY/sBuYl4ZJUME/s1600-h/chili.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330404818321477458" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 178px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sflm8MkVD1I/AAAAAAAAAMY/sBuYl4ZJUME/s200/chili.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;gibi ender toplantılarda işim nedeniyle tatsız olduğunu düşündükleri hayatımı ima ederek bayağı şakalar yaparlar. Onların bu şakalarına gülümseyerek sessizce onay veririm. Satıcıyım. Mutfak dolapları, masaları satarım. İşimi iyi yaparım ve yaparken çok eğlenirim. İşin doğrusu, mutfağa tercih edeceğim başka bir mekan da yok dünyada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimsenin bilmediği, gelip gitmediği, neredeyse gizli bir adreste, alabildiğine az eşyalı bir evde yalnız yaşarım. Bununla birlikte zihnim, birlikte yaşamanın formlarını deneyen, daha kapıdan girdiklerinde aralarındaki ilişki üstüne kafa patlattığım müşterilerimin özel hayatlarıyla dopdoludur. Özel hayat dedim ama, inanmam bir hayatın başkalarının bilemeyeceği özellikler taşıyacağına. Bunca edebiyattan sonra artık ilkliği ile şaşırtan “özel” hayatlar kalmadı. Velev ki&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflldaxANoI/AAAAAAAAAMI/klCrhzNBHDQ/s1600-h/index_chocolate.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330403190045161090" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 142px; CURSOR: hand; HEIGHT: 112px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflldaxANoI/AAAAAAAAAMI/klCrhzNBHDQ/s200/index_chocolate.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; bu özellik meselesi kimsenin müdahale etmesini istemediğin bir alana işaret etsin. Özel hayatın kör ve sağır olmanı ve olabildiğince uzak mesafede bulunmanı bekleyen haline de, korkarım ki hiç saygı duymam. Müşterilerime çok soru sorarım ve bazen alakasız buldukları sorularla onları şaşırtırım. Zamanla sorularıma alışırlar ve bana anlatmayı severler. İlgiyle dinlerim ve bu konuşmanın çok anlamı olduğunu ve hiçbir yargılayıcı eleştiri taşımadığını hissettiririm. Ben aseksüelim. İnsanların cinsel tercihleri yüzlerine yansır. Aseksüel olmak, kadın ve erkek cinselliği hakkında bilgisiz ya da umursamaz olmayı gerektirmez. Bilakis, kadının da erkeğin de cinselliğine eşit mesafede dururum ve kendimi o bedende ki bir insanın cinsel ruhu ile donatabilirim. Onlarla konuşurken beni yansız, önyargısız, anlama isteği ile dolu biri olarak görmelerinin nedeni budur büyük olasılıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330404513102334242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 163px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflmqbiaiSI/AAAAAAAAAMQ/peMu3glitk4/s320/dizayn-mutfak-venus-snaidero-pininfarina-siyah.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;İşimin konusu, beslenmenin mekanı olan mutfak aynı zamanda, gastronomiden erotizme geçiş imkanı veren, dolayısıyla ruhumuzun en müstehcen bastırılmış sorunlarının bas bas bağırmak için çırpındığı bir mekandır da. Kapıdan giren ilgiye değer bir çift gördüğüm anda kendimi karakter koleksiyoncusu tanrı gibi hissederim. Onlara önereceğim, işlerini görecek bir mutfaktır olup olacağı, ama ben tercih ettikleri mutfaktan yatak odalarına girmiş olurum. Yaptığımı, gizlice gözetlemenin çirkinliği ile değil de gizlice anlamanın güzelliği ile değerlendirin, lütfen. Mutfak işi, neredeyse bir psikanalistle birlikte çalışmayı gerektirecek kadar karmaşıktır ve ben işimi iyi yaparım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330397360758363650" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflgKG-ulgI/AAAAAAAAALY/8uFbUce4oxE/s320/e0b157b3350fc914med.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağın ve yatak odasının iç içe geçmişliğine ilişkin fikrim, farkındayım ki çok yaratıcı değil. İnsanlığın besinsel ve cinsel tarihi, karşılaştırmalarla dolu: Diyonizyak günahlar, Petroinus şölenleri, Rabelias vari alemler, cinsellikle beslenmeyi birbirinden ayrılmaz şekilde bir arada hatırlatır. Geçenlerde müşterime, alması için önerdiğim masanın, &lt;em&gt;postacı kapıyı iki kere çalar&lt;/em&gt; filmindeki masanın benzeri olduğunu söylediğimde, Jessica Lange’in yaşadığı gibi bir sevişme için çok sevdiği kocasını öldürebileceğini söyledi. Yemekle pek arasının olmadığı her halinden anlaşılan kocasına baktığımda gastronomi düşmanı Jean-Jacque Rousseau’yu görür gibi olup, gülümsedim. Mutfağın bir cinsel mekan olarak kullanılması konusunda, vakitlerinin çoğunu mutfakta geçiren kadınlarda, mutfağın işlevine daha mesafeli kalmış erkeklere göre daha az eğilim olduğunu söyleyebilirim yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330397143419565634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 247px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sflf9dVHtkI/AAAAAAAAALI/_IyETShQQDM/s320/kitchen.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden mutfak, kokularıyla büyüsünü gösteren bir mekandı, çok güzeldi, kişiseldi. Elimden gelse herkese country tarzı dediğimiz şu ahşap mutfaklardan satarım. Ama artık mutfak toplumsal statüyü belirliyor ve hijyen uğruna sterilizie ediliyor. Mutfağı acilen, kadın ve erkeğin karşılaştığı bir mekana dönüştürmek gerek. İşinin en kutsal ilkesi nedir, diye soracak olsanız, size işte bu cevabı veririm. Üstelik elimden gelse, mutfakta kullanılan şu bilumum mutfak robotlarını, hızlandırıcıları çöpe gönderirim, ki ruhsuz erotik oyuncaklardan bir farkı yok bana kalırsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330397533367299746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 198px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflgUJ_57qI/AAAAAAAAALo/IyijWhYU9zM/s320/012-kitchen-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar siz bana Roland Barthes’ın beslenme ve cinsellik itkileri arasındaki farklılıkları gayet net ifade ettiği gibi, “gastronomide ne kendinden geçme, ne esrime, ne de orgazm bulunur ve bir haz alındığında, bu çok şiddetli bir noktada olmaz, bir doruk noktası eksikliği &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfllWjBXTOI/AAAAAAAAAMA/prXzBMbIh7k/s1600-h/index_chocolate.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330403072002182370" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 118px; CURSOR: hand; HEIGHT: 112px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfllWjBXTOI/AAAAAAAAAMA/prXzBMbIh7k/s200/index_chocolate.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;vardır,”diyebilirsiniz. Doğrusu, beslenmenin cinsellik kadar yoğun bir tahriği kışkırtmaya yetmediği açıktır, ama birbirlerine ilişkin itkinin doğasını tahmin ettirdiğini yine de söylerim size. Hatta bazen ileri gidip bazı müşterilerime mutfak satmaktan vazgeçip, Alice Harikalar Diyarında masalında, “asın!asın!” diye emirler yağdıran iskambil kraliçesi gibi “boşanın!boşanın!” diye çığlıklar atmak gelir içimden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, bana beş dakika içinde üç hastalığından bahseden kadını dinlerken; sportmen görünüşlü kocasına bakıp, onun “ciddi şeyleri” eve saklamasına rağmen, bağlanmasız ve anlık ilişkiler yaşadığını tahmin etmem zor olmaz. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfllRdhTW8I/AAAAAAAAAL4/n_3N76lYCVo/s1600-h/chili.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330402984626183106" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 110px; CURSOR: hand; HEIGHT: 113px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfllRdhTW8I/AAAAAAAAAL4/n_3N76lYCVo/s200/chili.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Durumun ahlaki yönü beni hiç ilgilendirmeden (gerçekten pek az ilgilenirim cinselliğin ahlaki yönüyle), aralarındaki büyük cinsellik sorunu yüzündendir, boşanın, demem. Ki bu cinsellik sorununa da adamın küçükken annesini kaçamak yaparken yakalamasının neden olduğu ortaya çıkacaktır araştırırsanız… Mesela, aralarından birisinin doymak bilmez, diğerinin çekinerek ve bağımlı bir şekilde ifade ettiği birleşme ihtiyacının aşk değil yıkım olduğunu gördüğümde de boşanın, derim… Mesela, bir gastronom gibi yemeğe ve inceliklerine düşkün kadının bir beslenme uzmanı gibi yemeği yararlılığı ile tarif eden kocasına olan sıkılmış bakışını farkkettimde de aynı çığlığı atarım… Ya da mesela çiftlerden biri Hobbit tarzı mutfağa diğeri minimalist çizgili diğer mutfağa yöneldiğinde de içimden geçen şey aynı şeydir: Boşanın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflldaxANoI/AAAAAAAAAMI/klCrhzNBHDQ/s1600-h/index_chocolate.gif"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330397450871878130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 270px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SflgPWrdsfI/AAAAAAAAALg/JT6_rNsQx68/s320/diyet.jpg" border="0" /&gt;Ama çoğu kez bir orta yol bulmak taraftarıyım. Kadın, kendisine “kurabiyem, şekerparem” gibi isimlerle çağıran kocasına “bazen beni sadece bir yiyecek, ne bileyim, bir dilim biftek gibi gördüğünden şüpheleniyorum” dediğinde, kocası gerçekten şaşırarak, “bunun ne sakıncası var?” diye sordu. Bence de bir sakıncası yoktu. “Eğer dedim, sossuz ise hele, yeterince çıplak ve müstehcen de olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıyorsunuz beni artık, bana kızmıyor müşterilerim ve ben toplu halde yemek yeme zevkinin yerini tek başına yenen bir yemek aldığında gerçek bir gastronom olunduğunu bilen biri olarak çiftlerle yaptığım hiçbir sohbette rekabet duygusu yaratmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünün, acıkmayan biri kadar sevimsiz ne olabilir? Erdemi sadelikte gören Rousseau gibi acımasızlığı kışkırttığını söylediğiniz etten iğrenip sadece sütle beslenseniz, size Hitler’in vejetaryen olduğunu söylerim. Ya da incecik belli alımlı bir kadınla evlenmeye karar verdiğinizde sofranızda sadece marul yaprakları olacağını… Şehvetle acıkmak, renkli ve zengin bir sofrayla doyuma ulaşmak gibisi yoktur. Bu nedenle evinizin mutfağına geri dönün, derim ben. Bazen mutfaktan hiç çıkmayıp, yiyeceğin cinselliğin yerini tuttuğu da olur ki bu da apayrı bir konu.&lt;br /&gt;&lt;p&gt;Erotizmle beslenme arasındaki ilişki biçimini anlamak için kişilik tipolojileri de çıkarılabilir. Eğlenceli de olur bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Ateş tipi&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;, karizmatik bir kişilik olarak sürekli yeni inisiyatifler edinmeyi sever. Aktif ve parlaktır, ama sınırı geçince çekilmez olur. &lt;strong&gt;Yatakta:&lt;/strong&gt; Parolası “hemen”dir; cinsel eylem krizleri tümüyle kayıtsızlık dönemleriyle nöbeti paylaşır. Birden çok ilişkiye eğilimli. &lt;strong&gt;Sofrada:&lt;/strong&gt; Herhangi bir şekilde ve herhangi bir zamanda beslenir. Mutfağa sızar ve ne bulursa tadına bakar. Güçlü tatları ve aşırı besleyici yemekleri sever.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330397052736310994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 262px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sflf4LgjDtI/AAAAAAAAALA/wSry9oriUlQ/s320/slow%2520food.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Hava tipi,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; seçici ve bağımsızdır ve eksiksiz bir hareket özgürlüğüne sahip olmak ister. Parolası, “ her şey görelidir”. &lt;strong&gt;Yatakta:&lt;/strong&gt; Sürekli eş değiştirir. Çok baskılayıcı bir ilişkinin kokusunu aldığında hemen uzaklaşır. Özgürlük aşkıyla, gömlek değiştirir gibi arkadaş değiştirir. Sık sık fırsatçı ve ahlaksız olmakla suçlanır. &lt;strong&gt;Sofrada:&lt;/strong&gt; Ne yediğini bilir. Eğer canınız yeni bir şeyler denemek istiyorsa ya da egzotik bir lokanta arıyorsanız, ona başvurun. Gastronomlar arasında gösterilmeseler bile, yeni tatlar ve cesur karışımlar onu çok ilgilendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Su tipi,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; tutulamaz, esnek ve değişken bir mizaçtır. Etrafındakilerin mizaçlarını bir sünger gibi çektiğinden, biraz fazla etki altında kalabilirler. Ya da aleyhtarlarının söylediği gibi, “bukalemun gibi” dirler. &lt;strong&gt;Yatakta:&lt;/strong&gt; Sevimli, yumuşak ve eşinin beklentilerini tahmin etmekte oldukça yeteneklidirler. Mükemmel bir sevgili gibi görünmelerinin nedeni budur. Hem kendi keyif almayı hem de karşısındakine keyif vermeyi bilir. &lt;strong&gt;Sofrada:&lt;/strong&gt; Lokantada parolası “ben de seninkinden istiyorum” dur. Uysal ve esnek olduğundan, var olanla memnun olur. Bir yandan da davetliler ve yemekleri ustalıkla uydurabilecek mükemmel bir ev sahibidir. Amacı her şartta ahengi yakalamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Toprak tipi,&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; uzlaşmaz ama yapıcıdır. Titizliği ve istikrarı iki başlıca özelliğidir. Rasyoneldir ve her zaman nesnel olmaya çalışır, kendini duygulara kaptırmak yerine fiiliyata dayanır. &lt;strong&gt;Yatakta:&lt;/strong&gt; basit maceralar onu pek çekmez, sağlam duygular temelinde çift ilişkileri peşindedir. Onu etkilemek için ne şiir, ne de aşk mektupları gerekir. Çiçek verilmesini sevmez, faydalı nesneleri tercih eder. Hazırlık dönemlerinde çok aktif değildir, buna karşılık uzun ilişkiyi sever. &lt;strong&gt;Sofrada:&lt;/strong&gt; “Sofrada yaşlanılmaz,” diye düşünür. Arkadaş toplantıları varsa, sofrada saatlerce vakit geçirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet, eğlenceli gerçekten, ama çok sınırlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşimin doğası hakkında saatlerce konuşabilir; o sıkıcı, gelenekçi, bağnaz arkadaşlarımdan esirgediğim bu konuşmaları sizinle paylaşıp, işimin ne kadar keyifli olduğunu size kanıtlayabilirim. Ama artık bir bilmece sormanın vakti de geldi. Size ne o çok banal dokuzbuçuk hafta filminden ne de şimdi buraya çok yakışacak muhteşem Fellini’nin bir filminden soru soracağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru bir kitaptan olacak. Küçük kız, olgun yaştaki sevgilisinde şöyle etobur güdüler uyandırır:&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;“Doğaya karşı tek itirazım, onu eldiven gibi ters çevirip de doymak bilmez ağzımı onun gencecik dölyatağında, sır dolu kalbinde, ciğerlerindeki lacivert salkımlarda, incelikle ikiye ayrılmış böbreklerinde gezdirememek olmuştu.”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Rus asıllı Amerikalı bu ünlü yazarı ve alıntı yaptığım kitabını biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hadi sofraya!&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mUhFdyHI/AAAAAAAAANI/YXJhAWNk4fg/s1600-h/%C3%A7ipura.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331881880262133874" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mUhFdyHI/AAAAAAAAANI/YXJhAWNk4fg/s200/%C3%A7ipura.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mmm... Atilla için çipura!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mGQA8PrI/AAAAAAAAANA/H-PSSsPzj5Q/s1600-h/enginar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331881635161587378" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mGQA8PrI/AAAAAAAAANA/H-PSSsPzj5Q/s200/enginar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Neo için, hayır bezelyeli değil, baklalı enginar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6llOVDAII/AAAAAAAAAMw/IOGoncrfJvc/s1600-h/makarna.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331881067773362306" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 150px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6llOVDAII/AAAAAAAAAMw/IOGoncrfJvc/s200/makarna.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Duman için Bambi'den tambik döner ısmarlayayım, dedim ama vazgeçtim. O bugün eve dönerken uğrayıp kendisi yiyebilir. Duman için makarna var. Domateslisi daha hoş olurdu ama bunun da ismi hoş: Fıstıklı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mGQA8PrI/AAAAAAAAANA/H-PSSsPzj5Q/s1600-h/enginar.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6l373heQI/AAAAAAAAAM4/krTsQWra07A/s1600-h/kuru+fasulye.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331881389235206402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6l373heQI/AAAAAAAAAM4/krTsQWra07A/s200/kuru+fasulye.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Torkunç için kurufasulye! Olsa da yesek.&lt;br /&gt;(Torkunç yanıtı mektupla bildirdi:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6lWuZVApI/AAAAAAAAAMo/K2HQNVHRizs/s1600-h/patlicanli_vezir_kebabi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331880818683216530" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6lWuZVApI/AAAAAAAAAMo/K2HQNVHRizs/s200/patlicanli_vezir_kebabi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Halid için vezir kebabı. hem de patlıcanlı. Eğer bu yemekle de gelmeyeceksen Halid artık ne diyeyim, ne yapayım sana?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mgJpTBHI/AAAAAAAAANQ/S7yCGOl84G4/s1600-h/kahvalt%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331882080128402546" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sf6mgJpTBHI/AAAAAAAAANQ/S7yCGOl84G4/s200/kahvalt%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bu kahvaltı sofrası da kendim için. Genellikle kahvaltı yapmam, ama kahvaltı sofrasına tercih edeceğim bir sofra da yoktur.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;buradaki fotoğraflar, yemeklerine hayran olduğumuz &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.portakalagaci.com/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;www.portakalagaci.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; sitesinin sahibi hatice'den. Çok teşekkür ederim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-6791358957732570777?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/6791358957732570777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=6791358957732570777&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6791358957732570777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6791358957732570777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/tatlm-bakar-msn.html' title='tatlım, bakar mısın?'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sflm8MkVD1I/AAAAAAAAAMY/sBuYl4ZJUME/s72-c/chili.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-947416309230805899</id><published>2009-04-27T03:51:00.000-07:00</published><updated>2009-04-29T21:52:51.390-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfWOg5roiRI/AAAAAAAAAK4/Scccmw3585c/s1600-h/perde+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5329322429953640722" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 81px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfWOg5roiRI/AAAAAAAAAK4/Scccmw3585c/s400/perde+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfWOWd129NI/AAAAAAAAAKw/_HU_A23PN50/s1600-h/perde+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5329322250681644242" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 81px; CURSOR: hand; HEIGHT: 412px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfWOWd129NI/AAAAAAAAAKw/_HU_A23PN50/s400/perde+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#666666;"&gt;birinci perdenin sonu. eğlendiniz mi?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-947416309230805899?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/947416309230805899/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=947416309230805899&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/947416309230805899'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/947416309230805899'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/birinci-perdenin-sonu.html' title=''/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfWOg5roiRI/AAAAAAAAAK4/Scccmw3585c/s72-c/perde+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5604217931683652463</id><published>2009-04-24T05:38:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T05:40:25.707-07:00</updated><title type='text'>cuma sıkıntısı</title><content type='html'>&lt;object height="220" width="350"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.dailymotion.com/swf/x8zl6g_eatliz-hey-animation-music-video_music&amp;amp;related=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowScriptAccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.dailymotion.com/swf/x8zl6g_eatliz-hey-animation-music-video_music&amp;related=1" type="application/x-shockwave-flash" width="350" height="220" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x8zl6g_eatliz-hey-animation-music-video_music"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/Eatliz_Animation"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5604217931683652463?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5604217931683652463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5604217931683652463&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5604217931683652463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5604217931683652463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/cuma-sknts.html' title='cuma sıkıntısı'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7981370569750582205</id><published>2009-04-24T00:20:00.000-07:00</published><updated>2009-04-27T04:01:46.373-07:00</updated><title type='text'>gökyüzüne mi bakalım, masal mı anlatayım?</title><content type='html'>&lt;span style="color:#336666;"&gt;Şimdi ne yapacağım? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#336666;"&gt;Bilinçli beynin durup dinlenmeksizin sorduğu soru budur. Çünkü bilinç, aklımızın almaya ihtiyaç duyduğu parçaları için karar verme mercidir. Hasta olmanın kötülüğü, çektiğiniz fiziksel acı yanında, bilincinizin de zayıflamasına neden olması. Eğer hastaysanız, bu soruyu siz de sorarsınız. Ama aldığınız cevap sizi sonsuz bir cehalete düşürecek kadar kısıtlıdır. Dinlen, ye, ilaçlarını iç! Karar verme süreci bu kadar basitleşince insan kendini şey gibi hissediyor, şey…sea squirt gibi! Yaşama ilkel bir sinir sistemiyle larva olarak başlayan bu organizmanın sistemi sadece yüzmeye sonra da bir kaya üzerine yerleşmeye yarar. Sea squirt, kaya üstüne yerleştikten sonra, alması gereken bir karar kalmayınca ne yapar? Kendi beynini yer. Sizin anlayacağınız, bir bürokratın yükselebileceği en tepe noktaya geldikten sonraki hali gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasta bir insansanız bir süre sonra sea squirt gibi beyninizi yemeniz kaçınılmaz. Bundan kaçınmanın tek yolu, iyileştiğiniz zamanlarda kullanmanız icap edecek beyninizi başıboş dolaştırıp, lüzumsuz konularda gezdirmek. Hastalığı, kavuşulmuş bir lüks, beyniniz için bir şımarma olanağı olarak görmek. Yalınlık ve tutumluluk, yani eğer basit bir açıklama varsa, karmaşık olanın kabul edilmemesi ilkesi olan Occam Usturası ilkesine sırt çevirip, beyninizi cömertçe karmaşık konularla oyalayabilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca, aşağıda Pusarık’ın annece konuşması üstüne kafa patlatabilirsiniz mesela. Küçük bebeklerle konuşan insanların ses tonları ve kelime tekrarları hakkında düşünebilirsiniz uzun uzun. Dersiniz ki, annece konuşmada, ana frekansın tizliği resmen artıyor, yahu! Bir bebeğe “onay” mı iletmek istiyoruz? Sesimizi ortalama tizlikten daha yüksek bir tiz sese kaydırmamız, sonra da iki oktav uzunluğunda olabilen bir &lt;em&gt;glissando&lt;/em&gt; ile aşağı indirmemiz gerekir. “Seni gidi AKILLI çocuk SENİİİİ.” Gördünüz mü, değişen tizlik belirgin olarak çocuk yönelimli. “ÇOOOK ZEKİsin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasaklama söz konusu olunca ne yapıyoruz? Tekil, kısa hecelerle ve tizlikte küçük bir değişiklikle ifade ediyoruz bunu: “YAPMA şunu!” Bebeği rahatlatmak istediğimizde? Tekrarlanan hecelerle, alçak başlayıp azalan bir biçimde, “Ah, ca-nıım, ah, ca-nıım,” “sakin ol, sakin ol” deriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu melodiler büyük olasılıkla primatların çağrılarından türetilmiş. Ve gerçekten de kelimeleri çıkartırsanız çağrının melodisi tümden primat çağrılarına benzer. Yeni doğmuş bebeklerin kulakları yetişkinlere göre daha tiz seslere tepki verir ve daha az ayrım yapabilir. Bebekler, çözülmesi daha zor yetişkin konuşmaları yerine, böylesi bebek yönelimli konuşmaların tekrarını işitmeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annece dediğimiz bu dil, tekrara dayanan, basitleştirilmiş bir kelime dağarcığı ve komik bir bir dilbilgisi olan bir dildir. İki yaşındaki bir çocukla konuşurken kelimelerin en az %50 si tekrar edilir. Bir bebek sözlüğü hazırlamanız gerekirse, işinizin ne kolay, sözlüğün ne ince olması gerekir, bir düşünün. Ama çok da faydalıdır. Çünkü annece, çocuğun zihni imajları ile kısa sürede uzmanlaşacağı karmaşık dilbilgisi ve kelime dağarcığı arasında çeviri yapmaya yarayacak bir tür çevirmen görevi yapar. Bunu en iyi anlatan da ninnilerdir. “Uyusun da büyüsün ninniiii. Tıpış tıpış yürüsün niniiii.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pusarık annece bir konuşma ile benim hastalık yüzünden en yalın kararları almaya indirgenmiş olduğunu düşündüğü bilincime ulaşacak böyle bir dil kullandı ve ben böylece söyleneni anlayabildim ve anılarımda şefkati çağrıştıran bu melodi ile söylenene onay verip heyecanla beklenen yeni bilmece için kolları sıvadım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;İşte bilmece!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;Bilmecede bir anne ve çocuğu var. Gün boyunca yaramazlıklarıyla, sonsuz ilgi beklentisiyle annesine kök söktüren çocuk, şimdi de uyumak için annesinden bir masal anlatmasını beklemektedir. Anne ise yorgun, kahvesini alıp, ayağını uzatıp Peter Ackroyd’un Cinayet Sanatı kitabını okumak istemektedir bir an önce. Kafasında çocuk doğurmanın sapkınlık olduğu fikriyle mücadele eder bir haldedir. Aklından geçen budur da, çocuğunun üstünü şefkatle örtüp, ona görüp görebileceğiniz en tatlı gülümsemeyle bakar ve “peki” der yine de. Hormonlarından başlayarak dünyanın sosyal düzeninin iktidarı ona böyle yapmasını emretmektedir ve buna engel olacak bir disiplin henüz geliştirilmemiştir. Anne, anneliğiyle soylu olmaklığın ödülüyle cezalandırılmıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;Anne aklından geçen soylu ve soysuz duygularla cebelleşip, hayatın ne zor olduğunu düşünürken, çocuğunu hayatın karmaşık zorluğuna da hazırlamak ister. Başlar masalına: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328154650578999234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 217px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfFobMgbV8I/AAAAAAAAAKQ/NN_gAhUEblk/s320/The_Fox_and_the_Crow_by_blindedangel.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Bir zamanlar bir karga varmış. Karga, bir evin penceresine bırakılmış taze peynirin bir parçasını çalmış. Sonra yeşil bir dala tünemiş, kendine hayran, peynirinden hoşnut, keyif çatıyormuş. Ta ki masalın içine bir tilki girene kadar. Tilkiye göre peynirin hikayesi kendi ağzında son bulacakmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Tilki, psikolojiden anlıyormuş. Aşağıdan yukarıya, kargaya göz süzüp durmuş, karga şüpheyle aşağıya bakana kadar beklemiş. Sonra kurnaz, “güzel tüylerine hayran kalmıştım da ona bakıyordum,”demiş. “seni göremediğim uzun seyahatlerinde yıkanacak yeni yerler mi buldun yoksa? Özellikle de gözlerin ne parlak, pençelerin kapkara. Ya gagana ne demeli? Gün ışığında pırıl pırıl parlıyor.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Bize yapılan övgü dolu sözlerden şüphe etmeyiz genellikle çocuğum. Hele karga gibi kendini beğenmiş biriysek, bu sözleri hak ettiğimizi düşünürüz. Ama bizi dürüstçe yeren düşmanlarımızdan daha zararlıdır böylesi dost görünüp iltifatlar yağdıran kurnaz çıkarcılar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Tilki devam etmiş, kendinden memnun göğsü kabaran kargaya bakıp; “ hele ağzında tuttuğun o kaymak beyazı şey de, gaganı daha bir ortaya çıkarıyor. Tek kelimeyle muhteşem!!!” Karga gözlerini şaşı yapıp ağzındaki peynire ve gagasına bakmış. Bunun üzerine tilki amacına yaklaştığı için heyecanlanıp; “küçük bir kuş, sadece yüzünün değil, sesinin de güzel olduğunu söyledi bugün bana. Aslında anlıyorum ki bu civarda en harikulade sesleri de sen çıkarıyormuşsun. Öyle ki tek bir nağmeyle dinleyenleri ağlarken güldürebiliyormuşsun. Hatta buradaki bülbüller bile erkenden çekilirlermiş köşelerine senin güzel sesini dinlemek için… Ahh, senin o hoş sesini duymayı ne çok isterdim. Büyük bir şeref olurdu bu benim için. Sadece benim için bir veya iki şarkıcık… hımmm?...”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Tüm bu pohpohlamalardan etkilenen karga, şakımak için engellenemez bir dürtü duymuş. Ağzını açmış… &lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;“GAK!”&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; tam da bir kargadan beklenileceği gibi çirkin ve ahenksizce.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Eh, karga ağzını açar açmaz, peynir daldan dala zıplayarak aşağıda, tilkinin sonuna kadar açılmış hazırda bekleyen ağzına düşmüüüş. Peynirin macerası tam da tilkinin tahmin ettiği gibi sona ermiş.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;Şimdi çocuğum, bu hikayede olmak isteyeceğimiz bir karakter yok. Ne kendini beğenmiş bir karga, ne tuzakçı, kurnaz tilki olmalıyız, ne de kararların hiç birine katılamayan aptal bir peynir. Sen meleğim, biricik, muhteşem, kusursuz bir oğlansın. Büyüyüp yalancı dalkavuklara dikkat edeceksin. Seni gidi AKILLI çocuk SENİİİİ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfFopxJLEUI/AAAAAAAAAKY/xSWlwYw0RIg/s1600-h/DiegobVelasquez-+Ezop.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328154900931744066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 161px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfFopxJLEUI/AAAAAAAAAKY/xSWlwYw0RIg/s320/DiegobVelasquez-+Ezop.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Aaa... Uyumak yok! Bilin bakalım, İÖ VI yüzyılda yaşadığı varsayılan, bir söylentiye göre Trakya'da doğmuş, bir süre köle olarak Samos adasında yaşamış, azat edilince birçok yolculuk yapmış, bir yolculuk sırasında cinayete kurban gitmiş, fabllarıyla ünlü bu masalcı kimdir?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;pusarık için;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/4W9zmJ8A3T/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/4W9zmJ8A3T/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=4W9zmJ8A3T" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=4W9zmJ8A3T" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=4W9zmJ8A3T" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=4W9zmJ8A3T" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/4W9zmJ8A3T/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/akuk1231/music/DW5ucmap/mozarts-lullabye/"&gt;Mozarts Lullabye - &lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7981370569750582205?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7981370569750582205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7981370569750582205&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7981370569750582205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7981370569750582205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/gokyuzune-mi-bakalm-masal-m-anlataym.html' title='gökyüzüne mi bakalım, masal mı anlatayım?'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SfFobMgbV8I/AAAAAAAAAKQ/NN_gAhUEblk/s72-c/The_Fox_and_the_Crow_by_blindedangel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-3983056296242573381</id><published>2009-04-20T05:45:00.000-07:00</published><updated>2009-04-21T01:24:57.674-07:00</updated><title type='text'>ah!...</title><content type='html'>&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/DxsFYm48fE/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/DxsFYm48fE/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=DxsFYm48fE" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=DxsFYm48fE" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=DxsFYm48fE" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=DxsFYm48fE" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/DxsFYm48fE/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/QTkIcw/music/05fTh_Bo/tony-gatlif-naci-en-alamo/"&gt;Naci en alamo - Tony Gatlif&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;ne güzel, ne güzel yahu hava. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;insan kıyıda bir cafe'de oturup buz gibi bir bira içmek istiyor, &lt;/p&gt;&lt;p&gt;çiçekli elbiselerini şimdiden giymiş kızlara laf atıp sataşarak.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-3983056296242573381?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/3983056296242573381/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=3983056296242573381&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/3983056296242573381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/3983056296242573381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/ah.html' title='ah!...'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-504700119029217549</id><published>2009-04-17T03:15:00.000-07:00</published><updated>2009-04-21T01:23:12.738-07:00</updated><title type='text'>"Yeşil olmak kolay değil." Kermit</title><content type='html'>&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;Yeşil'in Sırları I&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SehXJRrl_oI/AAAAAAAAAKA/JubQ4XqYrL8/s1600-h/VanEyck_TheArnolfiniMarriage.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325602376242298498" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 290px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SehXJRrl_oI/AAAAAAAAAKA/JubQ4XqYrL8/s400/VanEyck_TheArnolfiniMarriage.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Londra'da Ulusal Galeri'de bulunan Van Eyck'in bu resmi, onbeşinci yüzyıl sanatının en tartışmalı eseridir. Siz ne düşününürsünüz bilemem, ama ben her seferinde gözümü alamadan bakarım bu resme. Resim beni huzursuz eder. Bir keder, üzüntü resimden itibaren yayılır gibidir. Gizemli bir suç, müstehcen bir aile hikayesi, mahrem kalması zorunlu cinsel bir ayıp gizleniyor gibidir. Ressam, bu sırrı çözmüştür de açıklaması yasakmış, o da çok zekice ve gizli kodlar kullanarak seyirciye gizi tarif ediyor gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tablonun, "Arnolfinin Evliliği", "Giovanni Arnolfini ve Eşinin Portresi" isimleri, resim hakkındaki tartışmayı da gösterir nitelikte. Resmin, Giovanni Arnolfini adlı zengin bir tüccar ile genç gelini Giovanna arasındaki evliliği gösterdiğine inanılıyor. Ancak gerçekte evlilik portesi olup olmadığı hakkında çok az insan anlaşabilmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resimde ilk dikkati çeken gelinin yemyeşil etekliği. Kadının hamile olduğu açıkça görülmekte. Gerçi bazıları o yılların Flaman modasına uygun olduğunu söylüyorlar etekliğin. Ama niçin yeşil? Onbeşinci yüzyıl Bruges'ünde yeni evliler konumlarını ve zenginliklerini kermes kırmızısı ile teşhir ederlerken bu yeşil de neyin nesi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çift elele tutuşmuş yatak odasında duruyorlar. Aralarında sevgililiğe ilişkin bir duygu hissediyor musunuz? Erkek, paltosu, şapkasıyla evden bir an önce çıkmayı isteyen yaşlı ve soğuk koca gibi durmuyor mu? Sağ elini kaldırışında karısının bir talebini reddeder, onu sınırlandırır, sen şimdi sus, der gibi bir hava yok mu? Kadın başını ondan yana çevirmiş ve reddedilmenin üzüntüsünü saklamak için bize de bakmamış. Tanrım, ikisi de ne mutsuz!&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5325602287394195394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 333px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SehXEGsjh8I/AAAAAAAAAJ4/HeS-i_cz9pE/s400/VanEyck_TheArnolfiniMarriage,detail.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Odada çok büyük, kırmızı bir yatak var ki, bu, kadının hamile olduğu duygusunu kuvvetlendiriyor. Tam karşıda bir ayna var. Aynada görünen kırmızı sarıklı adam, ressamın ta kendisi. Ressam bize resimdeki mutsuzluğun sırrını oradan fısıldıyor sanki. Aynanın çevresi, İsa'nın Acıları'ndan sahnelerle ve bakire şehit olan St Catherine'nin işkenceyle öldürülüşünü anlatan on adet çubukla süslenmiş. Ahşap sandalyede Antakyalı St. Margaret'in, doğumun koruyucu azizesi olan bakire şehidin küçük bir gravürü var. Acı! Acı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim tümden acımasız bir ilişkiye işaret etmiyor mu sizce de? Karyoladan sarkan toz fırçası, kadının evdeki görevini simgeliyor olabilir ama, neden öyle, bir ganimetmiş gibi yukarıya, yatak başlığına asılmış? Bu eşya bir cinsel tacizi simgeliyor da olabilir pekala. Resim 1434 yılında yapılmış ve fakat Armonfiller 1447'de evlenmişler. Tümden büyük bir gizem!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencere kenarındaki elmayı farkettiniz mi? Ressam, resmen düşüşten sonraki Adem ile Havva'yı hatırlamamızı istiyor burada. Kadının elbisesi de bu fikri destekler nitelikte: Bahçelerin ve bereketin simgesi yeşil renkte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüp dolaşıp şu yeşile geliyorum. Size bu yeşil boyanın adını soruyorum. Zor bir soru ama sonra size bu boya hakkında geniş bir bilgi verince çok hoşunuza gidecek. Biraz araştırın bakalım, neymiş bu yeşil boyanın adı ve dahası fikir yürütürseniz, Van Eyck'in bu yeşili kullanmasında gizemli bir neden var mıymış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;not:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; ayna ile avize arasında bir yazı var dikkatinizi çektiyse. orda, "jan van eyvk buradaydı, 1434" yazıyor. aynadaki kırmızılı adamnın van eyck olduğunu biraz da ressamın kendi tablosu olup olmadığı tartışmalı resmi "kırmızı örtülü adam" tablosundan çıkartıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;ayrıca:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; kendimi bu bilmeceyi yazarken şey gibi hissettim, hani yoklukları kargaşaya neden olabilecek başbakanların, generallerin hasta oldukları titizlikle gizlenir, makyaj ve full vitamin verilip halk önüne çıkarılır ya, öyle. bayan lusin'in hastalığı geri dönülmez bir karmaşaya sebebiyet vermesin diye, o açıdan buradayım yani. bir de yatakta sıkıntıdan patladım diye. hadi çalışın. duman, sen de içinde yeşil olan bir şiir yaz. bak çok fena hastayım, ölürsem ne kadar üzülürsün. öhö.. öhö... hadi... yaz... öhö. halid, sen de film sormuyorum diye küstün mü bana? öhö... öhööö küsme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#003300;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Se1-xIbbqjI/AAAAAAAAAKI/gqD6qLHsqOA/s1600-h/green_scarf_DSC_0702_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327053316790397490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 123px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Se1-xIbbqjI/AAAAAAAAAKI/gqD6qLHsqOA/s200/green_scarf_DSC_0702_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;neo için!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;neo'cuğum, bu fular fena değil, ama ben küçücük ve boynun ortasında düğümlenen bir fuların daha çok yakışacağını düşünüyorum, yeşil gözlüklerinle. saçın da kısacık olmalı ama kıymayalım şimdi onlara, sen şöyle dağınık bir topuz yaparsın:)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Se1-xIbbqjI/AAAAAAAAAKI/gqD6qLHsqOA/s1600-h/green_scarf_DSC_0702_1.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;duman için&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;yıldızların vurduğu durgun, karanlık suda beyaz ofelya, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;büyük, beyaz bir zambak gibi,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;gelin esvapları içinde dalgalanmada. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;uzak ormanda yerlilerin gürültüleri.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;mahzun ofelya, beyaz bir tayf gibi, yıllardır &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;dolaşır bu siyah nehrin suları içinde. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;deliliği içinde bir şarkı mırıldanır, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;rüzgâr göğsünü öper ve açar yaprak yaprak&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;sularda ağır ağır savrulan etekleri. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;söğütler omuzlarına sarkar ağlaşarak, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;hulyalı alnına eğilir su çiçekleri. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;dört bir yanına üzgün nilüferler dizilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;uykudaki bir ağaç uyanır, zaman zaman; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;bir yuvadan küçük bir kanat sesi yükselir; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;sihirli bir şarkı gelir altın yıldızlardan!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-504700119029217549?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/504700119029217549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=504700119029217549&amp;isPopup=true' title='12 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/504700119029217549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/504700119029217549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/yesil-olmak-kolay-degil-kermit.html' title='&quot;Yeşil olmak kolay değil.&quot; Kermit'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SehXJRrl_oI/AAAAAAAAAKA/JubQ4XqYrL8/s72-c/VanEyck_TheArnolfiniMarriage.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>12</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-598301973025784148</id><published>2009-04-14T03:46:00.000-07:00</published><updated>2009-04-14T03:49:55.306-07:00</updated><title type='text'>gizemli</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeRpis7_TuI/AAAAAAAAAJo/1_OPD1nzQrQ/s1600-h/Unutmabeni%2B%25C3%2587i%25C3%25A7e%25C4%259Fi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324496704358010594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 173px; CURSOR: hand; HEIGHT: 208px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeRpis7_TuI/AAAAAAAAAJo/1_OPD1nzQrQ/s320/Unutmabeni%2B%25C3%2587i%25C3%25A7e%25C4%259Fi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;şimdi çıkacağım. bir yere gideceğim. orada bir şeyler değişecek. geri döneceğim, buraya geleceğim ve unutma beni çiçeğini göreceğim. çiçeği gördüğümde giderken ne kadar korktuğumu düşüneceğim. oysa artık kötü olan bitmiş olacak. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-598301973025784148?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/598301973025784148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=598301973025784148&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/598301973025784148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/598301973025784148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/gizemli.html' title='gizemli'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeRpis7_TuI/AAAAAAAAAJo/1_OPD1nzQrQ/s72-c/Unutmabeni%2B%25C3%2587i%25C3%25A7e%25C4%259Fi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4357087595545810725</id><published>2009-04-13T23:50:00.000-07:00</published><updated>2009-04-14T00:03:01.633-07:00</updated><title type='text'>Ah Philip bir barbar gibi yaşadın, ama ölümün ne soyluydu…</title><content type='html'>&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324435925310470002" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 180px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeQyQ5V1d3I/AAAAAAAAAJI/PAn9nRSe6No/s320/180px-PhilipII-of-macedon-plovdiv-imagesfrombulgaria.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MÖ 4. yüzyılda Makedonya’da yaşayan yoksul bir kadınsanız, sahip olabileceğiniz en iyi işlerden biri bir kralın hizmetçisi olmaktır. Size herkesin nefret ettiği, iğrendiği, ama benim sonsuz bir bağlılıkla sevdiğim  Kral Philip’ten söz etmek isterim. Sahibim, Yunan dünyasının en büyük krallarından biriydi, ama yine de aşağılık kompleksiyle kıvranırdı. Korintliler, Atinalılar, Spartalılar onun dağda yaşayan vahşi bir barbar olduğunu söylerlerdi.  Ah!... Philip’in, zavallı kralımın görünüşü de tüm bu alaycı sözlere tuz biber ekerdi. Savaşlarda bizzat döğüşen, ordusunu savaş alanına bizzat kendi götüren kralım çok yara almıştı çünkü. Savaşlardan birinde bir gözünü kaybetmiş, bir diğerinde ise baldırından yaralanmıştı. Şifacılar ikisini de tam iyileştiremediler. Ne kadar temizlesem de pis kokulu bir irin akıtıp dururdu bu yaralar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısını hiç sevmem. Dionysius rahibesi, yani bildiğiniz tapınak fahişesi canım! Ama o kendine küçük bir ülkenin prensesi ünvanını yakıştırdı. Komik. Bir prenses, halkın önünde kocasıyla kavga eder mi hiç!? Philip’e bir erkek evlat vermesi ile bağışladım ben onu ama. Öyle tatlı, öyle güzel bir bebek ki. Kralım Philip ne mutlu oldu, ne hayaller kurdu oğlu için. O çirkin, kocaman adam, o hakkında türlü tatsız dedikodular olan adam bir meleğe benzemeye başladı. Bilirsiniz, mutluluk insanı güzelleştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuttu fahişe, bebeğin Philip’ten olmadığını ilan etti. Yılanlarla dolaşan bu cadının söylediğine göre Tanrı Zeus, yılan kılığına girip odasına gelmiş güya. Resmen kocasını boynuzladığını söylüyor yani. Gerçi Kralım da kadın erkek ayırt etmeden herkesle yatma arzusuyla tanınıyordu, ama canım, o bir kral, o bir erkek, o benim sahibim. Bir keresinde, zaferle döndüğü bir savaştan sonra yapılan kutlamada çok içmiş, ben cerahat toplamış yaralarını temizlerken, elimin ne hafif olduğunu söyleyip, sonra da… ama geçelim bunu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzyıllar sonra size bakıyorum da kadınlarınız erkeğin ya ruhuna ya da cüzdanına bakıyor. Erkeğin bedeni sizin yaşadığınız çağdaki kadar yalnız, ilgisiz bırakılmamıştır hiç. Bizim zamanımızda insan ne yaparsa bedeniyle yapardı, savaşa da, sevilenin kalbine de bedeniyle girerdi. Sevilen ister erkek, isterse kadın olsun ne fark eder? Aşk bu noktada neden ahlakı ilgilendirmeye başlıyor, hiç anlamıyorum. İnsanın iki bedene de tutku duyması neden ayıp olsun? Ben düşünürüm ki, bir bedenin güzelliği, ruhun kuşkulu güzelliği karşısında daha basittir; basitliği ile de daha soyludur. Hem ben size bir şey diyeyim mi,  bir beden ruhu tarif edebilir ama bir ruh asla bedeni tarif edemez. Bana öyle gelir. Ama boşverin beni, cahil bir hizmetçi kadınım ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324437126791117202" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 216px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeQzW1NJOZI/AAAAAAAAAJg/5zfhbfCKFZ0/s320/iskender.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Kralım Philip, karısının bebeğin babası hakkındaki sözlerinden sonra kuşkular, kararsızlıklar içinde kaldı. Öyle ki, oğluyla arasında hep bir sevgi nefret ilişkisi oldu. Oğlu için öğretmen olarak zamanımızın en ünlü hocası Aristoteles’i tuttu. Kendisi gibi kaba saba olmasın, okusun, kültürlü olsun, şu kibirli Yunanlılar oğluna saygı duysun, diye. Ama oğlu da katıldığı ilk büyük savaşta etrafı düşman askerleriyle çevrili babasını kurtarmak için nasıl da ileri atılmıştı. Resmen, düşman mızrakları ile babasının arasına bırakmıştı kendini yavrum, hala gözlerim dolar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi güzel de birbirlerinden nefret de ederlerdi bu baba oğul. Philip tuttu, oğlu yaşında bir kızla evlendi tekrar. Düğün şöleninde, yeni gelinin doğuracağı ilk erkek evladın tahtın yasal varisi olacağını söyleyip söyleyip kadeh kaldırdı sarhoş konuklar. Eh, buna kimse dayanmaz, yumruklaşmaya başladılar düğün töreninde baba oğul.  Sonra da Philip’in gazabından kurtulmak için ana oğul şehri terk ettiler. Sonra bir barış anlaşması yapıldı da ana oğul geri dönebildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324436285840985026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 224px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeQyl4bAi8I/AAAAAAAAAJY/-W4zIn8252M/s320/horse_600.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar benim bizzat tanık olduğum olaylar. O sırada, düğer ülkelerle savaşlar anlaşmalar da yapılıyordu, ki biz bunları sadece duyuyorduk . Mesela Philip kendisini aşağılayıp duran Yunanlılar’ı dize getirmişti. Artık, öyle ya da böyle kendisine saygı göstereceklerdi. Oh olsun o kendini beğenmiş Yunanlılar’a. Ama Philip yine de sevinemedi. Çünkü oğlu Yunanistan’da çok seviliyordu. Zaferi babasının değil de kendisinin komuta ettiği bir ordu  kazanmış gibi Yunanistan’da törenlerle, sevinçle karşılanmıştı. Ama canım hakları da yok değil, çocuk, ne pis kokulu yaraları olan huysuz bir savaşçı ne de alkolden ve seksten aşırı yorulmuş yaşlı bir adamdı. Sanki babası gerçekten de Tanrı Zeus’muş gibi, çok güçlü, çok yakışıklı, akıllı, esprili, iyi huylu bir çocuktu. Yunanlılar, onun için, “neredeyse Yunanlı,” diyorlardı. Eee, savaşan baba, şöhreti toplayan bu genç adam, Philip huzursuzlanmasın da ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz şimdi diyeceksiniz ki, biz Philip’in erkek sevgilisiyle olan dedikoduyu da duyduk. Evet, oldu böyle bir şey. Philip’in aynı zamanda özel koruması olan sevgilisi, Philip için rakiplerinden biriyle kavgaya tutuştu. Kaybeden rakip oldu ve öldü, ama son dileği korumanın ortalık bir yerde aşağılanmasıydı. Bizim zamanımda son dilekler kutsaldı. Koruma elleri kolları bağlanıp kölelerle hizmetçilerin aşağılanması için sokağa atıldı. Philip sevgilisi için hiçbir şey yapmadı, hatta bunu komik bir şaka olarak görüp kahkahalarla güldü. Philip bir aşığın onuruyla oynanmaması gerektiğini bilmeliydi. Yapmamalıydı bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah!… Kralımın, sahibimin aklında başka şeyler vardı çünkü. Pers İmparatorluğu’na yapılacak sefer öncesinde dini bir festival düzenlenmişti. Kral Philip aynı zamanda baş rahip olarak önce tapınağa sonra da arenaya çıkacaktı. Görünüşü yüzünden alay edilen, zorbaca davranışları ve tercihleri yüzünden hor görülen canım Philip’imin aklına bir fikir geldi. Gelmez olaydı. Törene Yunan usulünde katılmaya karar verdi. Yani yürürken yanında  silahlı korumalardan hiçbiri bulunmayacaktı. O sıralar Yunan devletlerinin yöneticileri bir tiran gibi görünmekten korktukları için sade vatandaş gibi dolaşır, yanlarına silahlı koruma almazlardı. Derlerdi ki, sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisine ihtiyaç duyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Philip, festival sabahında benden en güzel kıyafetlerini istedi. Yaralarını güzelce temizleyip, kıyafetlerini giydirdim. Geçit töreninde yerini aldı, arkasından bakarken gözyaşlarıma engel olamadım. Ağır aksak yürüyüp halkı selamlarken, yeni bayramlık giysilerini giymiş bir çocuk gibi utangaçlık gelmişti üstüne. Kendiyle gurur duyuyor, hafifçe gülümsüyordu. Halk da onu çılgınca alkışlıyordu. Yunanlıların onun bu davranışını onayladığı çok açıktı. Aksak ayağıyla topallayarak yürüyüp arenaya giden tünelin içine girdiği anda aşağılanan şu koruma vardı ya, elinde bir hançerle ortaya çıkıp Philip’imin göğsüne hançeri sapladı. Ah! Ah…Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan gölünün içine düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili oğlunun arkadaşları hızla gelip suikastçıyı öldürdüler, ama ne fayda! Philip’im ölmüştü. Kederimi hafifleten tek şey, Kralım bir zorba gibi yaşamış olsa da ölürken tam istediği gibi bir Yunanlı kadar soylu ölmüştü. Toprağı bol olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Oğlu da tarihin en ünlü şahsiyetlerinden biri oldu. Bilmece hikayenin bahanesi gibi oldu ama, bilin bakalım, bu oğulun adı neydi? &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#333333;"&gt;not: sizin de anlamsız, nedensiz bir şekilde canınız sıkılıyor mu bugünlerde?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-4357087595545810725?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/4357087595545810725/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=4357087595545810725&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4357087595545810725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/4357087595545810725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/ah-philip-bir-barbar-gibi-yasadn-ama.html' title='Ah Philip bir barbar gibi yaşadın, ama ölümün ne soyluydu…'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SeQyQ5V1d3I/AAAAAAAAAJI/PAn9nRSe6No/s72-c/180px-PhilipII-of-macedon-plovdiv-imagesfrombulgaria.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7684939809410643513</id><published>2009-04-10T07:37:00.000-07:00</published><updated>2009-04-10T07:38:45.928-07:00</updated><title type='text'>unutmuştuk; karşınızda cuma çığlığı!</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd9ZuSl3wQI/AAAAAAAAAJA/pN3zrC_7RnM/s1600-h/CRAIG%2BFORDHAM%2B06.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5323071936374751490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 233px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd9ZuSl3wQI/AAAAAAAAAJA/pN3zrC_7RnM/s320/CRAIG%2BFORDHAM%2B06.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7684939809410643513?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7684939809410643513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7684939809410643513&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7684939809410643513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7684939809410643513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/unutmustuk-karsnzda-cuma-cglg.html' title='unutmuştuk; karşınızda cuma çığlığı!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd9ZuSl3wQI/AAAAAAAAAJA/pN3zrC_7RnM/s72-c/CRAIG%2BFORDHAM%2B06.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-1308546511003127457</id><published>2009-04-10T02:33:00.000-07:00</published><updated>2009-04-11T00:46:29.447-07:00</updated><title type='text'>bir sokak, soğuk mu soğuk! geçiyor vahşi şey homurdanarak</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bilmece geliyorum diyor!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satranç oynar mısınız? Ben eskiden seyrek olarak oynardım. Satranç oynayan birinin aynı zamanda zeki de olduğu savı beni sinirlendirir ancak. Vasat bir oyuncu olduğum için değil de inanmadığım bu savın çok yaygın ve tartışma götürmez görünmesi yüzünden. Ingeborg Bachmann’ın satranç oynamasını severim.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322993637256691442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 246px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8SgrpZfvI/AAAAAAAAAIY/WgfAxJgXOnY/s320/ingeborg.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satranç taşlarına gülümseyerek, tevekkülle bakan yüzünü sevimli bulurum. Kubrick’in gençlik zamanında Central Park’ta para karşılığı satranç oynamasını ve geçimini böyle kazanması da hoşuma gider.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322994064692696082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 267px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8S5j-FVBI/AAAAAAAAAI4/2rUPtCEXepo/s320/stanley-kubrick-chess1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Nabokov’un Lujin Savunması kitabı ve ondan uyarlanan, Emily Watson’ın ve John Turturro’nun oynadığı, Marleen Gorris’in yönettiği aynı adlı film, çok iyi satranç oynayan ancak toplumsal yaşam içinde tuhaflığı ile dikkat çeken ilginç bir karakteri inceler. (Emily Watson, Dalgaları Aşmak filminden sonra yine bir adamı, üstelik kimsenin onaylamadığı bir adamı tutkuyla sevmeyi becerir).&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322993797943900866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 291px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8SqCQNusI/AAAAAAAAAIg/_lTIJJgQzC4/s320/luzhin.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Stefan Zweig'ın Satranç adlı kitabındaki kahramanının kuramsal olarak çok hakim olduğu satranç oyununun ilk karşılaşmasında kazanıp, rövanş maçında oldukça acıklı duruma düşmesi de düşündürtücüdür.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322993966296896962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8Sz1aslcI/AAAAAAAAAIw/xpIDk1MmIwk/s320/sat1pm.jpg" border="0" /&gt;Yaşamdan el etek çekip kitap okuyan ve hayatı kitaplardan öğrenen birinin, hayatla karşılaştığı anda ayvayı yemesinin resmi gibi görünür bana bu, ki biraz dikkatli bakın, o resimdeki hoyrat bir makasla kolu kesilmiş şahıs benim. Ancak bu sisli puslu hüzünlü resmin diğer kahramanları da sizlersiniz, bundan hiç kuşkum yok. Yalan mı? Yalansa, yalan diyin! (-Bayan Lusin bu ne hırçınlık? Savunmaya geçtiğiniz here seferinde böyle saldırgan mı olursunuz? –Kesinlikle!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satranç konusunda zihnimin mahzeninde böyle olumlu imgeler bulunsa da içinde kaba bir kibir bulduğum satranç&amp;amp;zeka örtüşmesinden hiç hoşlanmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Bilmece geldi!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinizin çok iyi tanıdığı ve çok da sevdiği yazar, bu çok bilinen öyküsünün başında nefis bir analiz yapar. Satranç ve dama oyununu karşılaştırır ve oyunu da damadan yana kullanır, n’aber!:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8Suk7jJsI/AAAAAAAAAIo/31TuVcuBkLk/s1600-h/raven.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322993875971942082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 180px; CURSOR: hand; HEIGHT: 208px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8Suk7jJsI/AAAAAAAAAIo/31TuVcuBkLk/s320/raven.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“(…) Hesaplamak analiz etmek demek değildir. Mesela bir satranç oyuncusu bir hesap yaparken, diğerini (analiz) yapmaz. Demek ki satranç oyununun zihin üzerindeki etkisi oldukça yanlış anlaşılmıştır. Şimdi bir bilimsel inceleme yazıyor değilim. Sadece oldukça tuhaf bir anlatıya rasgele düşüncelerle giriş yapıyorum. Bu yüzden bunu fırsat bilip, düşünen aklın yüce güçlerinin gösterişsiz dama oyununda satrancın tüm gereksiz detaylılığından daha fazla ve işe yarar şekilde çalıştırıldığını söyleyeceğim. Satrançta taşların farklı ve tuhaf hareketleri, çeşitli ve farklı düzeylerde değerleri vardır ve bu oyunun karmaşıklığı derinlikle karıştırılır (sık yapılan bir hata). Burada büyük ölçüde yoğunlaştırılır. Dikkatin bir an bile dağılması zarar görmekle ya da yenilgiyle sonuçlanır. Olası hamleler sadece çok sayıda değil, aynı zamanda karmaşık olduğundan bu türden hatalar yapma olasılığı katlanır. On oyundan dokuzunda kazanan deha değil, dikkattir. Damada ise tam tersine hamleler eşsizdir ve varyasyonlar azdır, bu yüzden dikkatsizlik etme olasılığı azdır. Dikkatin önemi azaldığından kazananı belirleyen faktör zeka olur. Daha açık konuşursak –diyelim ki bir dama oyununda sadece dört taş kalmış ve bunların hepsi de dama olmuş. Bu durumda tarafların dikkatsizlik etmesi beklenemez elbette. Burada (oyuncular eşit durumda olduğundan) oyunu sadece son derece zekice, zor bulunur bir hamlenin kazanacağı açıktır. Analist her zamanki kaynaklarından mahrum kalınca kendisini hasmıyla özdeşleştirir, onun ruh haline bürünür ve böylece çoğunlukla onu nasıl baştan çıkaracağını ya da telaşa düşüreceğini, bu şekilde de hata yapmasını sağlayacağını ilk bakışta görüverir (bazen gördüğü hamleler saçmalık derecesinde basittir)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarın ve öykünün adını istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;ipucu:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; yanıtı bilenler için sevimsiz olan bu ipucu, bilmeyenler için de işe yaramazlığı ile aynı derecede sevimsiz olacak. “katil uşak değil; bir hayvan!”&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;ayrıca:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; Yanıtı bilmiyor dahi olsanız, konuyu satranca, damaya, go oyununa (ki Atilla Bey gerçi yanıtı biliyor -en azından bilmesi gerekiyor ya da bildiğini bilmiyor, bildiğini ben biliyorum, yanıtı söylediğimde, biliyordum diyeceğini biliyorum- ve bu konuda buradaki tek go oyunu uzmanı olarak dilediği kadar konuşabilir), bezik oynayan kadınlara, üç beş sekize ve hatta tenise (ki bu da Torkunç için bir kıyak) getirebilir ya da Duman gibi sadece buraya gelip mesela “bugün hava ne güzel,” deseniz bile (ki Duman böyle neşeli şeyler söyleyeceğine dilini keser daha iyi ama), sevincimi masanızın üzerinde minyatür bir “cin” gibi zıp zıp zıplayarak gösterdiğimi hayal edebilirsiniz (ki oyun seven bir cin olduğum tanımlamasına gönülden razıyım). &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kızlar korosu sizin için söylüyor!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erhan Bey için;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/Q2H20rYLZi/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/Q2H20rYLZi/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=Q2H20rYLZi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=Q2H20rYLZi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=Q2H20rYLZi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=Q2H20rYLZi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/Q2H20rYLZi/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/_VJyL-/music/Wo706M6-/portishead-glory-box/"&gt;Glory Box - Portishead&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Atilla Bey için;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/WX9i4DsfsJ/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/WX9i4DsfsJ/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=WX9i4DsfsJ" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=WX9i4DsfsJ" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=WX9i4DsfsJ" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=WX9i4DsfsJ" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/WX9i4DsfsJ/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/WsDkUV/music/V7U6DBZb/bjork-bachelorette/"&gt;Bachelorette - Bjork&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şenay için;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/04c3r9kjQF/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/04c3r9kjQF/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=04c3r9kjQF" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=04c3r9kjQF" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=04c3r9kjQF" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=04c3r9kjQF" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/04c3r9kjQF/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/UWy8jy/music/2T_h1OrS/ani-difranco-as-is/"&gt;As Is - Ani Difranco&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Torkunç için;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/Ik0IFYhKGM/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/Ik0IFYhKGM/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=Ik0IFYhKGM" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=Ik0IFYhKGM" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=Ik0IFYhKGM" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=Ik0IFYhKGM" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/Ik0IFYhKGM/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/da20ill/music/yorZXPeu/pj-harvey-victory/"&gt;Victory - PJ Harvey&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-1308546511003127457?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/1308546511003127457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=1308546511003127457&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1308546511003127457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/1308546511003127457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/bir-sokak-soguk-mu-soguk-geciyor-vahsi.html' title='bir sokak, soğuk mu soğuk! geçiyor vahşi şey homurdanarak'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sd8SgrpZfvI/AAAAAAAAAIY/WgfAxJgXOnY/s72-c/ingeborg.gif' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-2052977715934392306</id><published>2009-04-09T00:34:00.000-07:00</published><updated>2009-04-09T01:16:51.718-07:00</updated><title type='text'>Şarkılar seni söyler</title><content type='html'>Ne güzel bir gün! Boşverin oyunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çal kemancı, eğlencemize bakalım:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Erhan Bey için;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/9oQF0nbkNr/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/9oQF0nbkNr/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=9oQF0nbkNr" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=9oQF0nbkNr" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=9oQF0nbkNr" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=9oQF0nbkNr" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/9oQF0nbkNr/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/aciyalnizlik/music/sL1FGtcp/iskender-dogan-iskender-dogan-kan-ve-gul/"&gt;Iskender Dogan-Kan ve Gul - Iskender Dogan&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;Neo için;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/PWflP2bLTI/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/PWflP2bLTI/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=PWflP2bLTI" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=PWflP2bLTI" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=PWflP2bLTI" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=PWflP2bLTI" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/PWflP2bLTI/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/enginufruk/music/iyK16Amw/cici-kizlar-delisin-delisin/"&gt;Delisin Delisin - Cici Kizlar&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;&lt;strong&gt;Pusarık için;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/jm7EL5XzPe/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/jm7EL5XzPe/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=jm7EL5XzPe" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=jm7EL5XzPe" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=jm7EL5XzPe" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=jm7EL5XzPe" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/jm7EL5XzPe/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/hilmisuha/music/9kFEleEe/lale-belkis-kendi-dusen-aglamaz/"&gt;Kendi Dusen Aglamaz - Lale Belkis&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;Duman için;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/tlihQ36GG0/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/tlihQ36GG0/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=tlihQ36GG0" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=tlihQ36GG0" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=tlihQ36GG0" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=tlihQ36GG0" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/tlihQ36GG0/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/5DxLe0/music/5zEuW4XT/ajda-pekkan-palavra/"&gt;Palavra - Ajda Pekkan&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993399;"&gt;&lt;strong&gt;Halid için;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/D8tyGadHuo/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/D8tyGadHuo/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=D8tyGadHuo" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=D8tyGadHuo" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=D8tyGadHuo" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=D8tyGadHuo" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/D8tyGadHuo/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/rMo52I_/music/I1cvLDXA/funda-arar-15ak-bu-deilmp3/"&gt;15.Aşk Bu Değil.mp3 - Funda Arar&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;&lt;strong&gt;Torkunç için;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/clTdl95ToN/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/clTdl95ToN/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=clTdl95ToN" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=clTdl95ToN" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=clTdl95ToN" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=clTdl95ToN" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/clTdl95ToN/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/gkhnksc/music/QUETAp1l/erkin-koray-copculer/"&gt;Copculer - Erkin Koray&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#993300;"&gt;&lt;strong&gt;Atilla Bey için; &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/P0IsGrsZDK/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/P0IsGrsZDK/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=P0IsGrsZDK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=P0IsGrsZDK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=P0IsGrsZDK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=P0IsGrsZDK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/P0IsGrsZDK/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/6SgKIf/music/KQkx7T0k/alpay-fabrka-kz/"&gt;fabrıka kızı - alpay&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#00cccc;"&gt;&lt;strong&gt;Veee Lusin için;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/SlkpfIAhRK/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/SlkpfIAhRK/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=SlkpfIAhRK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=SlkpfIAhRK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=SlkpfIAhRK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=SlkpfIAhRK" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/SlkpfIAhRK/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/shangri/music/zEEmjzUC/fsun-nal-ah-nerede-fsun-nal/"&gt;AH NEREDE-FÜSUN ÖNAL - FÜSUN ÖNAL&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-2052977715934392306?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/2052977715934392306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=2052977715934392306&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2052977715934392306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/2052977715934392306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/sarklar-seni-soyler.html' title='Şarkılar seni söyler'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-8902299160952885353</id><published>2009-04-08T04:04:00.000-07:00</published><updated>2009-04-08T04:26:41.379-07:00</updated><title type='text'>hırsızın oyunu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdyFL9Q1nBI/AAAAAAAAAIQ/gJbLyWUWQUU/s1600-h/library-books.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322275300115323922" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 318px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdyFL9Q1nBI/AAAAAAAAAIQ/gJbLyWUWQUU/s320/library-books.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;Payıma düşen ufak miktarda miras, lüks zevklerim için yeterli olmasa da ömür boyu çalışmamamı sağlayacak düzeyde. Çok şükür bu mütevazı servet bana “hobi” olarak değerlendirdiğim hırsızlık için yeterli zamanı ve ilgimi taze tutacak güveni sağlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kitap çalıyorum. Hırsızlığın bu türüne yaklaşımınız kişiliğinize göre değişecektir. Beni sevimli bulanınız da olacaktır, okuyabildiğimden fazlasını çalmamı açgözlülüğün tezahürü olarak görenler de. Çaldığım kitapların çoğu okumayı seveceğim türden kitaplar. Bazısını çalar çalmaz okuyorum. Hatta bazen kendime, okumak için katı bir disiplin uygulayıp, önce ilk cildi çalıyorum, okuduktan sonra da diğer cildini. Bazısını da emeklilik günlerim için saklıyorum. Tarih, felsefe, bilimsel kitaplar özel yaptırdığım kütüphanemde terbiyeli terbiyeli onlarla tam zamanlı ilgileneceğim zamanı bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapları, kitapçılardan, kütüphanelerden ve en çok da evlerden çalarım. Hayır, dost ahbap evlerinden değil. Hiç tanımadığım evlerden. Hırsızlık konusundaki başarım artık adrenalimi yükseltmeyecek kadar çok olunca, işe başka heyecanlar katmaya karar vardim. Girdiğim evden istediğim beş-altı kitabı çalıyorum ve o eve bir adet kitap bırakıyorum. Bu oyunu oynamaya karar verişimin nedeni girdiğim evlerde benzer okuma zevklerine sahip insanları birbirinden haberdar etmek, onları düpedüz tanıştırmak. Sizin anlayacağınız, internet’teki kitap kulüplerinin yaptığının bir benzerini yapıyorum, ama çok daha heyecan verici bir şekilde yapıyorum bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle oluyor; hırsızlık için çıkacağım gece genellikle hafif bir yemek yerim ve kesinlikle alkol almam. Koyu renkli hafif giysilerimi, kauçuk tabanlı pabuçlarımı giyip, pantolon cebime hırsızlık aletlerini koyarım (bildiğiniz maymuncuk, sivri uçlu törpüler vs). Hırsızlık yapacağım evin çevresinde önce bir tur atarım, mahalleyi tanırım. Evin sahiplerinin alışkanlıklarını genellikle önceden bilirim ve o gece evde olmayacaklarından emin olurum. Kilidi açmam sorun olmaz. Onlar ne kadar iyi kilit sistemi ve alarm sistemi kullansalar da benim için onları aşacak yolları bulmak her zaman mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir evin kütüphanesi için daha önce keşif dalışı yapmış olurum. Kütüphaneyi tanırım. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hangi kitabın olmadığını, ama olması gerektiğine karar veririm. Bazen onları bir yazarla tanıştırmak için yanıp tutuşurum. Bunun için yoğun zihinsel bir süreç yaşarım. Dahası, fotoğraflara, duvardaki resimlere, mobilyaların tasarımına, buzdolabına bakarım. CD’lere göz gezdirip dinlemeyi sevdikleri müzikleri, filmleri incelerim. Sahipleri hakkında fikir edinirim. Bu çalışmayı, onlara hediye edeceğim kitap için yaparım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdyE3Jd_rpI/AAAAAAAAAII/Zc2T3-Vpmvw/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322274942614482578" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 276px; CURSOR: hand; HEIGHT: 230px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdyE3Jd_rpI/AAAAAAAAAII/Zc2T3-Vpmvw/s320/untitled.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İkinci kez geldiğimde, doğruca evin salonuna, çalışma odasına, kütüphane her neredeyse&lt;br /&gt;oraya gider, el fenerini hızla kitapların sırtlarında dolaştırırım. Keşif gezisinde mimlediğim kitapları çabucak alırım. Aradığım kitabı yerinde bulamazsam canım sıkılır, hızla masanın üstüne, çekmecelere, yatak odasındaki komodine bakarım ve bulduğum anda sevincim büyük olur. Sevdiğim yayınevleri, yazarlar, bazen de sadece iyi çeviri hatırına çaldığım kitaplar olur. Beş, çok istemişsem altı kitap çalırım. Nihayet, daha önce girdiğim ve kitap zevki en çok benzeyenin kütüphanesinden çaldığım kitabı, masaya bırakırım. İçine, o kitabı aldığım evin adresinin yazılı olduğu bir kart bırakarak elbette. Onların tanışmalarını, önce şu korkunç hırsızlık olayı hakkında heyecanla konuşacaklarını, bu meselenin tanışmalarındaki ilk soğukluğu aşmalarına yardımcı olacağını, sonra çalınan kitaplara, daha sonra da sohbetin ortak kitap zevklerine evrileceğini düşlerim. Ortak kitap zevki olan insanların birbirlerine benzedikleri, kitaplardan aynı şekilde etkilendikleri varsayımına dayanır elbette bu macera. Birbirleriyle çok iyi dost olacaklarını hayal etsem de hiç sevmeyebilirler birbirlerini, ki bunu düşünmek bile istemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asla iki evden aldığım kitapları birbirlerine bırakmam. Bazen kitapla birlikte bir müzik CD’si bıraktığım da olur. O kitabı okurken çok iyi gidebileceğini düşünerek. CD’yi bazen kendim alırım, çoğunlukla da başka bir evden çalmış olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığım bu. Hayat olduğu haliyle çok sıkıcı ve ona katlanmak için icat ettiğim bir oyun bu. Umarım yargınızda çok sert olmazsınız bana karşı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi size bir soru soracağım. Hepiniz, birbirinizin evinde (blogger mahallesinden bahsediyorum) hangi kitapların olduğunu az çok biliyor ya da tahmin ediyorsunuz. Eğer sizin siteye gelip bir kitap bırakacak olsaydım, hangi siteden hangi kitabı çalıp getirmemi isterdiniz? Sizden çalacağım kitabı sadece ben biliyorum:)&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;not: atilla bey sizi bekliyorum. tahmin edersiniz ki bu kitap hırsızlığı öyküsü çokça sizin için yazıldı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-8902299160952885353?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/8902299160952885353/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=8902299160952885353&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8902299160952885353'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/8902299160952885353'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/hrszn-oyunu.html' title='hırsızın oyunu'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdyFL9Q1nBI/AAAAAAAAAIQ/gJbLyWUWQUU/s72-c/library-books.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-5194246464189808340</id><published>2009-04-07T04:08:00.000-07:00</published><updated>2009-04-07T04:19:37.902-07:00</updated><title type='text'>fazla yumurtanız var mıydı?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sds0RjrItSI/AAAAAAAAAIA/K5yCsUYJTiU/s1600-h/el.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321904860906960162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 166px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sds0RjrItSI/AAAAAAAAAIA/K5yCsUYJTiU/s320/el.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Filmleri rahatsız edici. Can sıkıcı. Zor izlenir. Şiddet, taciz, vahşet var. Beni en çok sarsan filmi o, değil, şu değil de &lt;em&gt;Yedinci Kıta&lt;/em&gt; filmidir. Tıkır tıkır işleyen bir sistemi olan bir Alman ailesi. Karı, koca ve küçük kızları ile standart bir aile. Almanları öyle biliriz nedense, duygusal bir iletişim filan yok aralarında. Kadının, kocasının ailesine yazdığı mektuplarla gidişatı öğreniriz. Ailenin sıradan günlerine tanık olup sıkılırız. Karı koca bir karar alırlar neden sonra, herkese tatile gideceklerini söyleyip kızlarıyla birlikte eve kapanırlar, dünya ile ilişkilerini keserler. Yavaş yavaş eşyalarını yok etmeye başlarlar, bankadan çektikleri parayı klozete atıp sifonu çekip, işleme devam etmeleri bayağı bir vakit alır. Yapacakları işte tüm aile anlaşmış gibidir, ama evin büyük akvaryumunu içindeki balıklarla devirdiklerinde küçük kız, şiddetle karşı çıkar, şok geçirir. Kıyım, sadece kendilerine yönelik olmalıdır. Filmin sonunda aile üyeleri, karlı gösteren TV’nin karşısında birer birer kendini öldürür. İzlediğim en ürkütücü filmlerden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Piyanist&lt;/em&gt; filmi rahatsız edicilikte bir numaradır. Cinselliği bastırılmış piyano öğretmeni rolünde&lt;br /&gt;Isabelle Huppert çok iyidir ama filmi izledikten sonra insanın rahat bir uyku uyuması gerçekten çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bilinmeyen Kod&lt;/em&gt;, Paris’te ırkçı, hoşgörüsüz davranışlara eğilir ve iletişimsizliğin yarattığı bulantı gerçekten midenizi kasar. Yönetmenin bu filminde Juliette Binoche oynar. Filmde bir tiyatro oyuncusunu canlandırır. Bu tiyatro oyunu ünlü bir yazarın, çok ünlü bir kitabındandır. (Soru bu değil, ama sormadan geçemedim. Filmi izlerken tuğla ile örülmüş pencereyi gördüğümde kitabın adını bağıracaktım neredeyse.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenin, &lt;em&gt;Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 Parçası, Benny’nin Videosu, Kurt Zamanı&lt;/em&gt; filmleri de bulunmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soru basit;&lt;br /&gt;1- Yönetmenin ismini istiyorum.&lt;br /&gt;2- Yönetmenin ilk olarak 1997’de Almanca olarak Avrupalı seyirci için, 2007 yılında neredeyse plan plan aynı olarak ikinci kez Amerikan versiyonunu çektiği filmin adını soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;İpucu:&lt;br /&gt;1- Beyaz eldivenler, geriye sarılan kamera, kameraya bakıp konuşan oyuncu.&lt;br /&gt;2- "Can I just have the eggs? Please? Thank you. Oh your cat jumped up on me, Nat, and I dropped the eggs. Can I have the other ones? I see them right there. You can go to the store tomorrow. No I am not being rude. No, I will not leave without the eggs."&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Bu kadar rahatsızlık duymama rağmen yönetmenin hemen her filmini izlemişim. Sanırım bir daha izlemeyeceğim. Şimdi bile içim karardı. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;not: yönetmenin babasi alman, kendisi almanya dogumlu ve avusturyali sayılıyor. thomas bernhard'dan sonra bir avusturyalı daha!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-5194246464189808340?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/5194246464189808340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=5194246464189808340&amp;isPopup=true' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5194246464189808340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/5194246464189808340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/fazla-yumurtanz-var-myd.html' title='fazla yumurtanız var mıydı?'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/Sds0RjrItSI/AAAAAAAAAIA/K5yCsUYJTiU/s72-c/el.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-6182251493364520793</id><published>2009-04-06T02:42:00.000-07:00</published><updated>2009-04-07T04:40:19.525-07:00</updated><title type='text'>Kuşlaaaar, şen kuşlaaar....</title><content type='html'>Bahar mı gelmiş? Hımm... hiç farkında değiliz. Canımız sıkkın biraz. Siz de 'aman Bayan Lusin, ne güzel hediyeler -resimler, müzikler vs- bunlar,' falan filan diye konuşmuyorsunuz, canımız iyice sıkılıyor. Baktım, bu daha onuncu post ve bende heyecan şimdiden sıfır! Şu güzelim çiçek açmış ağaçlara, masmavi göğe, bahar yağmuruna aldırmadan, Lovecraft Keşif Derneği'nin teklifini kabul edip, Kuzey Kutbu gezisine gideceğim sanırım. Bilmecesiz, hediyesiz kalın da, size gelen bahar sevincinin içinde biraz da Bayan Lusin'in katkısı olduğunu anlayın, diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiii, bu on tanecik post insana şımarma hakkı vermez. Vermez, ama ben yine de şımarmak istiyorum. Azıcık. İstiyorum ki, ben Kuzey Kutbundayken bana hediye hazırlayın. Resim olabiliiir, müzik olabiliiiir, film olabiliiiir. Tek koşulum sizin değil de Bayan Lusin'in seveceği türden olacağını düşündüğünüz bir hediye hazırlayıp, yorum bölümünde göndermeniz. Olmaz mı? Belki keyfim azıcık yerine gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda bir bilmece var, ama biraz tuhaf bir bilmece. Bakın bakalım, ne diyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnO8OYlCAI/AAAAAAAAAHw/Vf2p04YGI7Y/s1600-h/otar_iosseliani.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321511968763611138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnO8OYlCAI/AAAAAAAAAHw/Vf2p04YGI7Y/s320/otar_iosseliani.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Kafkas ülkeleri içinde en zengin sinema geleneğine sahip ülke hangisi? (Hayır, soru bu değil:). Gürcistan sinemasından bahsedeceğiz biraz. 1896 yılında Tiflis’le düzenlenen bir gösteriyle sinemayla tanışan bu ülkede sinemanın gelişme göstermesi SSCB döneminde gerçekleşmiş ve Stalin’in Gürcü olması hiç kuşkusuz buradaki sinema etkinliğinin daha kolay gelişmesinde etkili olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcü sinemasının kimliğini bulmasını, yerel kültürle bağlar kurmasını sağlayan ve tiyatro tarihçilerinin Stanislavski ile eşdeğerde olarak değerlendirdikleri &lt;em&gt;Kote Mardzavişili’yi&lt;/em&gt; de sormayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürcü edebiyatı ile sinemasının işbirliğinin ilk başarılı örneğini oluşturan, Mayakovski hayranı &lt;em&gt;Nikolai Şengelaya’nın&lt;/em&gt; Aleksandr Kazbeki’nin romanından uyarladığı &lt;em&gt;Elisso&lt;/em&gt; filmini, Çerkeslerin zorla Ruslaştırılmasını düzgün bir anlatım ve gerçekçi bir yaklaşımla vermiş olsa bile ve sonraki filmi &lt;em&gt;Yirmi Altı Komiser&lt;/em&gt; ile büyük ilgi uyandırsa da bilmecemiz onunla da ilgili olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmecemiz, Şengelaya ile Gürcü sinemasının öncüsü olan, Stalin’in gözdesi &lt;em&gt;Mihail Çiuareli&lt;/em&gt; ile de ilgili değil. Her ne kadar &lt;em&gt;Saba&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Kabarda&lt;/em&gt; gibi ilk filmlerinde gerçeküstücülük ve dışavurumculuk gibi akımların etkisi sezilse de, Sovyet sinemasının genel çizgisine uyduğu görülür çünkü. Geçelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gönül isterdi ki, &lt;em&gt;Tengiz Abuladze’den&lt;/em&gt;, onun, &lt;em&gt;Rezo Çekeidze&lt;/em&gt; ile ortaklaşa yönettikleri ve Gürcü sinemasında bir dönüm noktası olan &lt;em&gt;Magdany’nin Eşeği&lt;/em&gt; filminden filan konuşsak, bu filmle Çarlık dönemi Tiflis’ini, bir yoğurtçunun serüveni eşliğinde gözlemlesek... ama bunu da yapmayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımıza giren ve bir daha da çıkmayan yönetmen başka çünkü. Önce müzik, ardından da Moskova’da sinema öğrenimi görmüş bir yönetmen bu. İlk filmi &lt;em&gt;Nisan&lt;/em&gt;, çağdaş bir masal olarak &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnSuXCdqRI/AAAAAAAAAH4/F3_7HHQ7Hdo/s1600-h/pazartesi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321516128615115026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnSuXCdqRI/AAAAAAAAAH4/F3_7HHQ7Hdo/s320/pazartesi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;nitelendiriliyor ve günlük yaşamın aşkı öldürdüğünü vurguluyor, ama uzun süre sansür engelini aşamamış. Ah, bu yönetmenin ismini soracağımı sanıyorsan yanılıyorsun. &lt;em&gt;Otar İosseliani &lt;/em&gt;bu yönetmen. Bir süre denizci olarak çalışıyor ve sonra sinemaya, benim çok sevdiğim &lt;em&gt;Bağbozumu&lt;/em&gt; ile dönüyor. Film, siyah beyaz. Köylülerin bağbozumu etkinliği ile açılıyor ve bir belgesel gibi. Sonra sonra bir şarap kooperatifinde çalışan biri her devrin adamı, öteki onurlu ve yaşamın güzelliklerine bağlı iki arkadaşın öyküsüne geçiyoruz ve onları izlerken de film diğer yandan incelikli bir bürokrasi taşlaması yapıyor. Film, Cannes Film Festivali’nde de gösteriliyor ve böylece yönetmenimiz ülkesi dışında da tanınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki filmi, &lt;em&gt;Bir zamanlar Bir Karatavuk Vardı&lt;/em&gt; ise sevgilisiyle buluşacağını dahi unutacak denli toplumsal yaşama ayak uyduramayan bir orkestra üyesini konu ediniyor. Olumsuz bir kahramanı perdeye getirdiği için gösterime girememiş, ama dört yıl sonra sağ olsun, Cannes Film Festivali’nde seyirciyle buluşup, çalışkan karıncalar arasındaki hüzünlü ağustosböceğinin öyküsü olarak değerlendirilip ilgi görmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar dışında izlediğim filmi &lt;em&gt;Ayın Gözdeleri&lt;/em&gt; ise İosseliani tarzında bir suç filmi. Çıkarcıların, isyancıların, polislerin, kaçakçıların, ayyaşların kol gezdiği Paris’ten izlenimler taşıyan film Bunuel sineması ile çağrışımlar yapıyor. Ayın gözdeleri Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlediğim diğer filmi de &lt;em&gt;Pazartesi Sabahı&lt;/em&gt;. Çok, çok sigara içiliyor filmde. Hele ilk bölümlerde sigaranın yer almadığı bir sahne yok gibi. Çağdaş yaşamın makineye dönüştürdüğü bir kaynak işçisinin bu sarmaldan çıkarak, günün birinde işe gitmeyip dünyayı dolaşmaya başlamasını anlatıyor. Ailesini, işini, her şeyi bırakıp çıkıp gidiyor adam. Hüzünlü bir güldürü diyebiliriz film için illa bir şey dememiz icab ederse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321511760847028242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 100px; CURSOR: hand; HEIGHT: 136px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnOwH1ZwBI/AAAAAAAAAHg/oGN-vdRwsjo/s320/ku%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;Filmlerinde hiç ünlü bulunmayan, olabildiğince az konuşma kullanan ve kendisine neden böyle yaptığını soranlara, 'konuşma duymak istiyorsanız radyo dinleyin,' diyerek terslenen bu ayyaş yönetmenin &lt;em&gt;Farewell, Home Sweet Home&lt;/em&gt; filmi ile ilgili olacak bilmece. Film başından itibaren oldukça ekzantirik, tuhaf, komik, ilginç! Oyuncaklarının arasında terbiyeli terbiyeli oynayan küçük bir kızın yanından ellerinde yiyecek, içecek dolu tepsilerle uşaklar geçip, bir kapıdan girerler. Gelen seslerden anladığımız kadarıyla bir parti, gösteri vs vardır içeride. Sonra oldukça dominant bir karakter olan evin hanımı omzunda kocaman ilginç bir kuş ile gelerek küçük kızın resmine bakar, diğer kapıdan girmek isteyen ayyaş kocasını tekrar içeri sokup, kapıyı kilitler filan. Bu kocaman evi, ayyaş kocasını, işini ( ki ciddi bir işkadınıdır, onu işe götürmek için helikopter filan gelir sabahları), küçük kızlarını ve büyük oğlunu, sevgilisini pek güzel idare eder. Akşamları da küçük başı öne eğik, düşünceli düşünceli dolaşan o devasa kuş ile konuklarına gösteri yapar. Film çokça, bulaşıkçılık yapan, sokak serserileri ile takılan ve bir garson kıza aşık olan evin büyük oğlu hakkındadır. Herneyse, film oldukça tatlı. İzle. Benim sormak istediğim filmdeki bu kuşun cinsi. (!!!!:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnOq0abVjI/AAAAAAAAAHY/t7XvcV-DJr8/s1600-h/prem-farewell.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5321511669734266418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 176px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnOq0abVjI/AAAAAAAAAHY/t7XvcV-DJr8/s320/prem-farewell.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evet, bunu sormak istiyorum. Soru bir filmden olmadı, ornitoloji’ye (kuş bilimi) filan geçtik biraz ama olsun. Burada soruları ben soruyorum. Canım sıkıldıkça sorular tuhaflaşıyor işte böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi, her şeyi biliyorum, hele sorular sinema ile ilgili olsa sular seller gibi cevaplarım diyen arkadaşlar, başlayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;işte, o otoriter kadın, ayyaş &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;kocası ve size bahsini ettiğim kuş. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#ffcc33;"&gt;neo için:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/cC_QFVvQTi/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/cC_QFVvQTi/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=cC_QFVvQTi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=cC_QFVvQTi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=cC_QFVvQTi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=cC_QFVvQTi" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/cC_QFVvQTi/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/xE--zr/music/83AgBC3C/sting-lemon-tree/"&gt;Lemon Tree - Sting&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-6182251493364520793?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/6182251493364520793/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=6182251493364520793&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6182251493364520793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6182251493364520793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/kuslaaaar-sen-kuslaaar.html' title='Kuşlaaaar, şen kuşlaaar....'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdnO8OYlCAI/AAAAAAAAAHw/Vf2p04YGI7Y/s72-c/otar_iosseliani.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7456736208615464738</id><published>2009-04-02T05:55:00.000-07:00</published><updated>2009-04-04T00:39:13.516-07:00</updated><title type='text'>Martin Mystére ile Borges Macerası üzerine kısa bir söyleşiye ne dersiniz? Elbette içinde bilmeceniz saklı.</title><content type='html'>Dün akşam uçağa atlayıp, soluğu Washington News 3 Numarada aldım. Sebebi belli; size bilmece hazırlamak. Kapıyı Java açtı. Onu çizgi romandan çok iyi tanımama rağmen, karşımda duran bu iri cüsseli Neandarthal adamdan ürküp bir adım geriledim. Sağır dilsiz alfabesi ile konuşan ancak kendisine söylenenleri anlayan Java’ya, “Martin Mystére ile çok önemli bir konu hakkında görüşecektim,”dedim. Geçmem için yana çekilip kapıyı ardına kadar açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çizgili kumaştan rahat koltukların, ortada cam sehpanın, kitaplarla ve sayısız ilginç obje ile dolu kitaplığın olduğu bu çok hoşuma giden salona geçip oturdum. Martin Mystére, telefonda menejeri Aaron ile tartışıyordu yine. Gülümsedim. Kabarık sarı saçları, güçlü atletik bedenine geçirdiği şık kıyafeti ve uzun cümlelerle hiç susmamacasına konuşan Martin Mystére karşımdaydı işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefon görüşmesi bitip yanımdaki kanepeye oturdu. Ona, Türkiye’den kendisiyle söyleşi yapmaya geldiğimi, bu söyleşinin &lt;em&gt;bayanlusin.blogspot.com&lt;/em&gt; adresinde bir bilmece eşliğinde yayınlanacağını, söyledim. O, elbette abc televizyonu için hazırladığı &lt;em&gt;Mystére’s mysteries&lt;/em&gt; programını ve yazmakta olduğu ve daha şimdiden çok geciktiği için az önce menejeri ile tartıştığı kitabını bahane göstererek, buna hiç vaktinin olmadığını, söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2nbL_VfI/AAAAAAAAAG4/TflWN3ZzZ_o/s1600-h/martinin+evi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077848260597234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2nbL_VfI/AAAAAAAAAG4/TflWN3ZzZ_o/s320/martinin+evi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mystére'in oturduğu ev, Washington News 3 Numara&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;br /&gt;İltifattan pek hoşlandığını bildiğim Mystére’e, onun ülkemizde çok tanınıp sevildiğini, kitaplarının temelinde olan o müthiş bilgilerle zihnimizde karanlıkta kalmış bir çok konuyu aydınlattığını, gelişmiş mizah anlayışı ile bizi kendisine hayran bıraktığını, insancıl ve anti-militarist tavrı ile ona sonsuz saygı duyduğumuzu, meraklı oluşu, kitaplara düşkünlüğü, yakışıklılığı ve karizmatik görünüşü ile ülkemizin hanımlarının kalbini çaldığını, söyledim. Ben bunları söyleyince, elinde tepsiyle bize kahve getiren Java kıs kıs gülmeye başladı. Mystére’in hoşuna gitmişti söylediklerim, ama hala ikna olmuş değildi. “Bana ne işle meşgul olduğunuzu söyler misiniz, Bayan Lusin?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da, &lt;em&gt;Kütüphâne-i Umûmî-i Osmanî’&lt;/em&gt;de restoratör olduğumu (daha havalı olsun diye Beyazıt Kütüphanesi demek yerine böyle demeyi tercih ettim), görevim nedeniyle bir çok elyazmasını yakından incelediğimi ve onları tekrar hayata döndürmenin mutluluğuna eriştiğimi anlattım. Sonra çantamdan bir paket çıkarıp, sehpaya bıraktım. “Size hediye olarak ünlü Arap mucidi Cezeri’nin &lt;em&gt;Kitab fi ma'rifeti'l-hiyeli'l-hendesiye&lt;/em&gt; adlı nadide eserini getirdim,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplara olan aşırı düşkünlüğünü bildiğim Mystére artık &lt;em&gt;hayır&lt;/em&gt; demenin, &lt;em&gt;ayıp etmekle&lt;/em&gt; eş değer olacağını düşünüp, gülümsedi. “Vakit geçirmeden başlayalım öyleyse,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vaktinizi çok almayacağım. Aslında size sadece Borges’le ilgili olan maceranızla ilgili birkaç soru soracağım. Çünkü Borges’e tutkun geniş bir okur kitlesi var ülkemizde,” dediğimde, “ah, Borges vakası...” diye mırıldandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Evet, Columbia Üniversitesi Latin Amerika Edebiyatı Profesörü Milo Temesvar ile birlikte atıldığınız bu macera ile çok ilgileniyorum. Aslına bakarsanız en eğlendiğim maceralarınızdan biriydi. Aksiyon azdı ve bir kütüphanede kitaplar içine dalarak bir bilmecenin parçalarını birleştirmeye çalışıyordunuz. Orada sizinle olmayı nasıl istedim, anlatamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Keşke olsaydınız bayan Lusin! Binlerce dağınık kitap arasında işimize yarayacak bir bilgiye ulaşmak için nasıl uğraştığımızı biliyorsunuz. Sizin gibi kütüphanelere aşina bir hanımefendi ile işimiz gerçekten daha kolay olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Evet, Dewey metoduna göre düzenlenmemişti eski Buenos Aires Kütüphanesi. Kitapların biçimlerini esas alan, eski bir sınıflandırma sistemi kullanılıyordu ve ben bu sınıflandırma sistemine hakimim. Yeni yerine taşınan Buenos Aires Ulusal Kütüphensi şimdi yeni teknolojilerle donatılmış durumda ve aradığınız her şeyi bulmak çok kolay. Ben yine de eskisini tercih ederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herneyse. Ben ve okurlarının çoğu Borges’in yazdıklarının hayal ürünü değil de bir gerçeğin ifadesi olmasını öyle çok isteriz ki! Bu maceranızla bu dileğimizi bir şekilde gerçeğe dönüştürdünüz. Bunun için size teşekkür borçluyuz. Benim bildiğim, ama okuyucularımızı aydınlatmak için özetleyerek anlatmanızı istediğim şey şu: Borges’le ilgili olarak maceranıza yön veren temel bilgi neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077618982968162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 182px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2aFD8W2I/AAAAAAAAAGo/MhnSWl-GUFY/s320/library.jpg" border="0" /&gt; &lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yeni Buenos Aires Kütüphanesi eskizi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Şöyle özetleyebiliriz: İlk izleğimizi temellendiren Temesvar’dan gelen bilgi, Buenos Aires Kütüphanesi’ne saklanmış bir kitap olduğu yönündeydi ve Borges’in Yaradanın sonsuz gücünü açıkladığı, &lt;em&gt;yaratılanların ve her şeyin kitabı&lt;/em&gt;, diye tarif edilen o &lt;em&gt;evrensel elyazmasını&lt;/em&gt; okuduğunu, özellikle bir kitabını bu elyazmasına dayanarak yazdığını, bu durumda Borges’in o kitabında geçen isim ve olayların düş ürünü olmayıp, gerçek olduğunu, sözü geçen kitaptaki kahramanın, kitaptan korkup, onu Buenos Aires’teki bir kitaplığa sakladığını, Borges’in aslında bu kahramanla kendisini ve kendi yaşadığı bir olayı anlattığını içeriyordu. Öyküde anlatıldığına göre, &lt;em&gt;kitabın sayfa sayısı sonsuz ve sayfaları çevirerek başını ve sonunu bulmak imkansız. Çünkü durmadan yenileri çıkıyor. Ayrıca Borges sayfaların gelişigüzel numaralandırıldığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#3366ff;"&gt;Evet, ben de zaten ilk olarak site oyuncularından bu kitabın adını bulmalarını isteyeceğim. Oyunculardan çoğu bu kitabı yakından tanıyor zaten.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu macerada siz, kütüphanenin ıssız koridorlarında dolaşırken, ezeli düşmanınız Kara Adamlar da sizi öldürmeye çalışıyorlar. Ancak siz onları fark etmeden Kara Adamlar başka bir çete tarafından, kitaplar silah olarak kullanılarak saf dışı bırakılıyor. İtiraf etmeliyim ki bu bölümleri okurken bir güldürü filmi izliyor gibi eğlendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Tahmin edersiniz ki Kara Adamların olduğu bir mevzuda asla gülmem ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Biliyorum, ama her seferinde sizin, iyi adamların kazanması içimizi rahatlatıyor. Bir süre sonra, Temesvar’ın ateşli, duygulu ve aceleyle sonuca varılmış akıl yürütmeleri ile yanlış yolda olduğunuzu anlıyorsunuz. O kadar çabadan sonra oldukça can sıkıcı bir durum bu. Tam vazgeçmek üzereyken sizi durduran neydi?&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077210779206866" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 228px; CURSOR: hand; HEIGHT: 299px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2CUYlRNI/AAAAAAAAAGY/SZpyX4jR_Es/s320/borges+2.bmp" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; O gece bir düş gördüm. Borges vardı düşümde. Şöyleydi; &lt;em&gt;Martin Mystére’ın Yazgısı&lt;/em&gt; adlı bir kitap buldum düşümde. Kitabın açabildiğim tek sayfasında kendi kendine bakan kendimi görüyordum. Metinde de o sırada yaptığım şey yazıyordu. Kitap bana odadan çıkmamı, ilerlememi, önüme çıkan aynadaki gizli geçidi açmamı vs talimatlarını veriyor ve sayfaları da ancak ben bunları yaptıkça açılıyordu. Mükemmel bir kitaptı! &lt;/p&gt;Sonrasında Borges’le karşılaştım ve o bana yanlış yolda olduğumuzu izah etti. “&lt;em&gt;Evren (başkaları buna kitap diyor) belirsiz ve belki de sonsuz sayıdaki sözcüklerden ve harflerden oluşur. Ve bu sınırsız kitabın tümceleri, harfleri bizleriz. Aramanız gereken kağıda basılı bir eser değil… Alfabesi kaplanlar, insanlar, labirentler, bıçaklar ve aynalar olan bir yazı. Sizin aradığınınız öykü değil, bu bambaşka bir öykü.” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona, neyi arayacağımı sorduğumda, bana “Gizli Mucize" adlı öyküde kahramanın gördüğü bir düşten bahsedildiğini söyleyerek bir kitap uzattı. Okudum. Orada, sabaha karşı, düşünde kendini Clementinum Kütüphanesine sığınmış olarak görmüş kitabın kahramanı. Kara gözlükleri olan bir kütüphane görevlisi ona, &lt;em&gt;“ne arıyorsunuz?”&lt;/em&gt; diye sormuş. Hiladik de &lt;em&gt;"Tanrı’yı arıyorum,"&lt;/em&gt; diye yanıtlamış. Bunun üzerine görevli, &lt;em&gt;"Tanrı, Clementinum’daki dört yüz bin kitaptan birinin sayfalarından bir tanesindeki harflerden biridir,"&lt;/em&gt; demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra uyandım ve Telemesvar ile tartışarak, evrenin çok büyük bir kitap olarak düşünüldüğü fikrine ve Borges'in bununla ilgili kitabını bulmamız gerektiği sonucuna ulaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2VCVauhI/AAAAAAAAAGg/zWqZgfC2lrk/s1600-h/borges.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077532351609362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 231px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2VCVauhI/AAAAAAAAAGg/zWqZgfC2lrk/s320/borges.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Evet, İslam Tasavvufçusu Muhiddin İbnül Arabi de &lt;em&gt;‘evren, uçsuz bucaksız, engin bir kitaptır,’&lt;/em&gt; der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Çok doğru. İşte bundan sonra ben hala şüpheler içinde olsam da bir kitap değil, bir ‘şey’ aramamız gerektiğine karar verdik ve maceramız bizi Buenos Aires Ulusal Kütüphanesi’nin harita bölümüne getirdi. Bu arada Borges’in yanlış öykünün peşinde olduğumuzu söylemesinden yola çıkarak sonunda doğru öyküye ulaşmıştık.&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077112032149698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 230px; CURSOR: hand; HEIGHT: 212px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS18khcwMI/AAAAAAAAAGQ/W_dStLAc-4s/s320/alef.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="color:#3366ff;"&gt;Evet, işte oyunculara soracağım ikinci soru da Borges’in bu öykü kitabı. Hatta onlara &lt;em&gt;Sevan Nişanyan’ın 'Elif’in Öküzü ya da Sürprizler Kitabı’nın ilk maddesini&lt;/em&gt; ipucu olarak sunuyorum. Elif sözcüğünün Fenikece'sinin öküz olduğunu ve bu sözcüğün kendisini bilirlerse sorunun cevabını da bilebileceklerini buradan söyleyebilirim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Peki Mystére, öküzün göz boşluklarına bastığınızda evrendeki her şeyi, her açıdan, üç boyutlu olarak, aynı anda görmek, nasıl bir duyguydu? Geçmişi, geleceği her şeyi iki-üç santimlik bir harften görüyordunuz. Üstelik buna hiç de hazırlıklı değildiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Müthiş! Müthiş farklı bir deneyimdi. Gerçi ben sadece birkaç saniye bakma şansına eriştim. İçimde sonsuz hayranlık ve acıma duydum, ağlamak istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Zamanınızı aldım Martin Mystére, çok teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mystére:&lt;/strong&gt; Bayan Lusin, Java ve ben, sizi yeni açılan bir Arjantin restoranında ağırlamak isteriz. Geleneksel bir Arjantin yemeği olan Asedo’yu veya Empanaba’yı mutlaka tatmalısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Lusin:&lt;/strong&gt; Çok teşekkür ederim. Ama ilk uçakla İstanbul’a evime dönüp, bilmeceyi hazırlamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320077721771679746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 296px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2gD-roAI/AAAAAAAAAGw/4VeVpDghKV4/s320/martin+mystere.jpg" border="0" /&gt; &lt;span style="color:#3366ff;"&gt;&lt;strong&gt;not:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;span style="font-size:85%;"&gt;mavi bölümlerde sorularınız var. özetle söyleyeyim, mystére'in borges macerasında, borges'in iki adet kitabı sözkonusudur. martin okuru değilseniz bile borges okurusunuzdur. ikisi birden değilseniz, google emrinize amade. ama ikisinin de okuruysanız önünüzde saygıyla eğiliyorum:) hadi,&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; yazın cevapları!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#000099;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000099;"&gt;cevap: &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;borges'in kum kitabı ve alef kitaplarından bahsettik bu bilmecede.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcGUWRA0GI/AAAAAAAAAHQ/4-_MlNPvpf8/s1600-h/chagall-leviolinistebleu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320728431405617250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 239px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcGUWRA0GI/AAAAAAAAAHQ/4-_MlNPvpf8/s320/chagall-leviolinistebleu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;&lt;strong&gt;atilla bey&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;, eksiksiz, doğru ve de pek güzel açıklamış. cevap hem doğru hem ufuk açıcı. çok teşekkür ederim. bu sefer resim hediye etmeye karar verdim. resimden pek anlamam ve dahası atilla bey'e böyle çocuksu çizgileri olan bir resim yerine daha farklı bir resim hediye etmem hoşuna giderdi muhtemelen. ama chagall öyle renkli, düşsel ve sevinç verici ki dayanamadım. umarım beğenir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;atilla bey'in&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; hediyesi, chagall'ın "le violiniste bleu" tablosu.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;not:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; atilla bey, ülkemizde çizgi romanlar farklı yayınevleri tarafından farklı seriler olarak yayımlanıyor, biliyorsunuz ve bu da oldukça karmaşaya neden oluyor. bilmecede sözü geçen sayılar, eski bir seriden: &lt;/p&gt;&lt;p&gt;aksoy yayınları'ndan 3. sayı-kum kitabı, 4. sayı-alef&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcFzO3_P2I/AAAAAAAAAHI/5WjiH9uNcKI/s1600-h/lichtenstein-drowninggirl.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320727862485925730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 272px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcFzO3_P2I/AAAAAAAAAHI/5WjiH9uNcKI/s320/lichtenstein-drowninggirl.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;halid,&lt;/strong&gt; burada bilinebilir bilmeceler yazıp katılımın çok olmasını, ama o kadar da kolay sorular sormayıp azıcık da merak uyandırmasını istiyorum. ama evet sen de çok bilgilisin:)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ancak senin için bir filmden, üstelik zor bir soru var aklımda. bekle!:)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;senin hediyen, lichtenstein'dan "drowning girl"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;neden bu? üstelik neden hediyelerinden hep kızlar çıkıyor, hiç anlamış değilim. ancak araştırma yaparken, bu çizimi görünce, "hah, dedim. halid'in hediyesi işte bu!"&lt;/p&gt;&lt;p&gt;beğenmediysen bile katlanacaksın. böyle yani.:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcFkZnMMbI/AAAAAAAAAHA/VcAJ84kmyI0/s1600-h/bosch-thegardenofearthlydelightayrinti.jpg"&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcFkZnMMbI/AAAAAAAAAHA/VcAJ84kmyI0/s1600-h/bosch-thegardenofearthlydelightayrinti.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320727607670223282" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 229px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdcFkZnMMbI/AAAAAAAAAHA/VcAJ84kmyI0/s320/bosch-thegardenofearthlydelightayrinti.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;ve bu da &lt;strong&gt;darma'nın&lt;/strong&gt; hediyesi! darma'nın bende karanlık duygular uyandırdığı açık. darma'nın şiirleri, bir yandan bıçağı karnına saplarken sevgilisinin, bir yandan da dünyanın görüp görebileceği en şefkatli bir şekilde onun saçını okşuyor gibi bir izlenim bırakır. hiç tekin değil. rahat, huzur kalmaz adamda:)&lt;/p&gt;&lt;p&gt;o yüzden hediyesi bosch'un "the garden of earthly delight" tablosundan bir ayrıntı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7456736208615464738?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7456736208615464738/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7456736208615464738&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7456736208615464738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7456736208615464738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/martin-mystere-ile-borges-maceras.html' title='Martin Mystére ile Borges Macerası üzerine kısa bir söyleşiye ne dersiniz? Elbette içinde bilmeceniz saklı.'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdS2nbL_VfI/AAAAAAAAAG4/TflWN3ZzZ_o/s72-c/martinin+evi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-7284139391563214340</id><published>2009-04-01T02:56:00.000-07:00</published><updated>2009-04-01T23:10:01.503-07:00</updated><title type='text'>şşşş... sesiz olun. pagan büyüleri, tılsımlar ve cinayetten konuşacağız.</title><content type='html'>Bu sitede kedilerden bir daha bahsedilmeyecek! En azından Cheshire Kedisi gibi kitaptaki rolü böylesine hoş değilse, hiç! "Neden peki, kedilerle bir alıp veremediğiniz mi var, Lusin Hanım?" Hiç değil! Hatta tarz sahibi ise bir kediye aşık bile olurum. Ama kedisinden bahseden bir kızı dinlemenin o çok sıkıcı hallerine düşürmeyeceğim sizi. Ensesini okşadım pati attı, gözleri şehla baktı, yemeğini verdim dağıttı… Offf, gözleriniz çevreyi tarayıp iç çekmeye başladınız bile, değil mi? Kitaplar kedileri sever, evet ama kendileri dışında hiçbir şeye ilgi duymayan kedileri biz de umursamayacağız burada, oh olsun! Sohbet fukarası bir hale düşüp size kedilerden bahsetmeye başlayacağıma, bileklerimi keserim, kendi kanımla size bilmece sorarım daha iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sohbet buraya gelmişken ve hazır bileklerimden akan kanın kokusu duyulmaya başlamışken, size geçenlerde başımdan geçen bir olayı anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM7B1qJoDI/AAAAAAAAAGA/99bb6WG_0yI/s1600-h/643px-Triple-Spiral-Symbol_svg.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319660487624466482" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 298px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM7B1qJoDI/AAAAAAAAAGA/99bb6WG_0yI/s320/643px-Triple-Spiral-Symbol_svg.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir, Harvard Üniversitesi, Dini Simgebilim Profesörü Robert Langdon’a asistanlık yapıyorum. Size baktığım tarot fallarından anlayacağınız üzere, ezoterik konulara eğilimim bu işi almamı sağlamakta etkili olduysa da, seminerleri için sık sık yurt dışına çıkmak zorunda kalan patronuma eşlik etmek için hiç bir engelimin olmaması öncelikli avantajımdı sanırım. Geçenlerde yine Paris Amerikan Üniversitesi’nin davetlisi olarak Paris’teydik. Patronum, ‘kulaklara çikolata’ diye nitelendirebileceğim alçak ve bariton sesiyle kadın izleyicilerini mest ederek sembollerin gücü hakkındaki konuşmasını yapmış, yine büyük ilgi görerek coşkulu bir şekilde kutlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece geç vakitte Ritz Hotel’deki odalarımıza çekilmiştik. Ama birkaç saat sonra patronum, odamın kapısını sertçe tıklatıp, “gidiyoruz” deyince hızla hazırlandım. Ona neden diye sormazdım. Sormadım, pantolon süsü verilmiş siyah Adidas eşofmanımı, beyaz tişörtümü giyip, not defterinin, kalemlerin ve cep telefonunun içinde olduğuna emin olduktan sonra koca çantamı alarak çıktım.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM60g9cCII/AAAAAAAAAFw/elSOrcnEID0/s1600-h/spilogo.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319660258729920642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 317px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM60g9cCII/AAAAAAAAAFw/elSOrcnEID0/s320/spilogo.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son derece zayıf, resmi görünüşlü mavi üniforma giyen bir adamın peşine düştük. Citroen ZX marka bir arabanın arka koltuğuna gömülürken patronum, “Asistanım Lusin Hanım. Bu da Adli Polis Merkezi’nden Jerome Collet,” diyerek bizi tanıştırdı. Adli Polis Merkezi, ABD’deki FBI’ın dengiydi ve ben çoktan huzursuz olmaya başlamıştım. Patronum, “ Jacques Sauniére ölmüş,” dedi. Endişeyle yüzüne baktım. Zira bu geceki seminerden sonra müze müdürü olan Jacques Sauniére ile randevumuz vardı, ama o gelmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir araba yolculuğundan sonra Ajan, Louvre Müzesi’nde arabayı durdurdu. Döner kapıdan girerken geniş omuzlarına dar gelen koyu renkli kruvaze takım elbise giymiş, tıknaz yapılı esmer bir adam bizi karşıladı. “Ben, Bezu Fache. Adli Polis Merkezi Şefiyim, “ diye kendini tanıttı. Sıkı güvenlik tedbirlerinin alındığı Louvre müzesinin geniş koridorlarından, galerilerinden geçip, asansöre bindik; iki kat yukarıya çıktık ve nihayet Büyük Galeri’ye ulaştık. Size ayrıntılardan bahsetmeyeceğim şimdi. Gördüğümüz dehşet verici manzara her ayrıntısı ile korku belleğimize çakılsa da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6uSKogLI/AAAAAAAAAFo/D7QHA4UogDA/s1600-h/pentacle.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319660151679516850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 150px; CURSOR: hand; HEIGHT: 150px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6uSKogLI/AAAAAAAAAFo/D7QHA4UogDA/s320/pentacle.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Bir heykel kaidesinden zemini aydınlatan spot lamba, galerinin kırmızı ortamında beyaz bir ışık adacığı yaratıyordu. Müze müdürünün çıplak cesedi, parkelerin üstünde ve ışığın tam ortasında, mikroskop altındaki bir böcek gibi yatıyordu. Arkamı döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sauniére’in göğüs kemiğinin tam altındaki kan lekesi, kurşunun etini deldiği yeri işaret ediyordu. Ayrıca sol işaret parmağı da kanlanmıştı. Sauniére kendi kanını mürekkep gibi kullanarak göbeğine beş köşeli tılsım yıldızı çizmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6oypOnxI/AAAAAAAAAFg/NPJFm1N8FN4/s1600-h/pen-pagan.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319660057318563602" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 144px; CURSOR: hand; HEIGHT: 140px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6oypOnxI/AAAAAAAAAFg/NPJFm1N8FN4/s320/pen-pagan.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Fache, “bunu kendine o yaptı” dediğinde şaşkınlıkla dönüp cesede baktım. Sonra, “anlamı ne bu yıldızın?” diye doğrudan sordu. Patronum biraz huzursuz, “Semboller farklı mekanlarda, farklı anlamlar taşırlar,” dedi. “Esasen, beş köşeli yıldız bir pagan sembolüdür.” Fache başını salladı ve bilmiş bilmiş, “şeytana tapma,” dedi. Elimde olmadan, “ hayır!” diye sohbete girdim. İkisi de bana dönüp bakınca sustum. Patronum hala bana bakarak ve hafifçe gülümseyerek, “ hayır,” dedi. Anlaşılır cümleler kullanmaya özen göstererek konuşmasına devam etti. “Beş köşeli yıldız, doğaya tapınmakla ilgili, İsa öncesinden gelen bir semboldür. Bu beş köşeli yıldızla, dünyayı eşit iki yarı olarak düşünen eski çağ insanları bütün varlıklardaki dişiyi temsil etmek istemişlerdi. Kutsal dişi ya da ilahi tanrıça.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben patronumun az önceki gülümsemesinden cesaret alarak, “Pagan kelimesinin kökeni Latincedeki &lt;em&gt;paganus&lt;/em&gt; kelimesine kadar gider ki, bu da taşrada oturanlar, anlamına gelir. Paganlar, taşrada oturan, doğaya tapınan, dinlerine sadık kalan ve diğer dini öğretilerden habersiz taşra insanlarıydı. Kilise taşra köylerinde yaşayanlardan öylesine korkardı ki, köylü anlamına gelen masum sözcük &lt;em&gt;villager&lt;/em&gt; bile değişerek &lt;em&gt;vilain-kötü ruhlu adam&lt;/em&gt; anlamında kullanılmaya başlanmıştır,” diye bir çırpıda konuştum. Patronum, bulunduğumuz koşullara hiç uygun düşmese de gülümsemesini tutamadı. Zira az önce söylediklerim onun seminer konuşmasındaki metnin bir parçasıydı ve asistanının işine böyle yürekten bağlı olması sanırım ki onu sevindirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fache benim verdiğim bilgiyle ilgilenmez görünüp doğrudan patronuma bakarak, “Sauniére karnına bir tanrıça sembolü mü çizmiş!?” diye hayretle sordu. Patronum, “Beş köşeli yıldız, en bilindik yorumuyla Venüs’ü sembolize eder. Venüs gezegeni her dört yılda bir ekliptik semada beş köşeli mükemmel bir yıldız çizer. Eski insanlar bunu fark ettiklerinde öyle büyülenmişler ki, Venüs ile onun beş köşeli yıldızı mükemmellik, güzellik ve aşkın sembolü haline gelmiş. Eski Yunan’da Venüs’ün bu büyüsüne övgü olsun diye, onun dört yıllık devrini Olimpiyat Oyunları’nı düzenlerken kullanmışlar. Pek az insan Olimpiyat Oyunları’nın hala Venüs’ün devrelerini takip ettiğini, beş köşeli yıldızın Olimpiyat amblemi olmak üzereyken son anda iç içe geçmiş beş halkayla değiştirildiğini bilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6jC3ohAI/AAAAAAAAAFY/e6utSqOdqEQ/s1600-h/logobord.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319659958594733058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 203px; CURSOR: hand; HEIGHT: 205px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM6jC3ohAI/AAAAAAAAAFY/e6utSqOdqEQ/s320/logobord.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Fache, kuşkuyla baktı, beş köşeli yıldızın şeytanla ilgisi olmadığına hala ikna olmamıştı. Ben, şeytani seri katil filmlerinde, satanistlerin duvarlarına çizdikleri beş köşeli yıldız sembolünü hatırlayıp, “ Teşekkürler Hollywood,” diye mırıldandım. Patronum, “ sizi temin ederim filmlerde gördüklerinize rağmen beş köşeli yıldızın şeytani anlamları tarih açısından yanlıştır,”dedi. Fache “ya kilise…” diye üsteleyecek oldu. “Yeni doğan güç varolan sembolleri devralır ve anlamlarını yozlaştırır. Pagan sembolleriyle Hıristiyan sembolleri arasındaki savaşta paganlar kaybetti. Poseidon’un çatallı balık zıpkını, şeytanın yabası, bilge kocakarının sivri şapkası cadılığın sembolü oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fache bir süre sessiz kaldı. Düşünceli bir şekilde çenesiyle işaret ederek, “sol eline bakın,” dedi. Patronumla şaşkın bakıştık ve ben cesedin çevresini dolaşıp yere çömeldim. Müze müdürünün elinde büyük, keçeli bir kalem tuttuğunu görebiliyordum. “Stylo de lumiere noire” dedim hayretle. Çok ilginçti bu. Çünkü bu kalem, siyah ışık kalemi ya da filigran kalemi olarak bilinir ve nesneler üzerine görünmeyen işaretler bırakmak için tasarlanmışlardır. Alkol bazlı ve çıkmayan floresan bir mürekkebe sahipti ve onun tarafından yazılan ancak siyah ışık altında görülebilirdi. Fache, spot lambasını kapatıp parlak mor ışık veren bir ışık kaynağı ile geri döndü. Aşağıya baktığımızda şaşkınlıktan yerimizden sıçradık. Önümüzdeki parke zeminde parlayan görüntü yüzünden kalbim hızla çarpıyordu. Müze müdürünün el yazısıyla karalanmış son sözleri, cesedinin yanında mor ışıltılar yayıyordu. Patronum, “ Bu da ne demek böyle!” diye bağırdı. Fache’nin gözlerinin akı parladı. “Bu, bayım, cevaplamak için geldiğiniz sorunun ta kendisi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319664641516636354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 241px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM-zoHOCMI/AAAAAAAAAGI/-so8NcT5mfo/s320/y%C4%B1lan.jpg" border="0" /&gt;Evet, olaylar birbirini izledi ve işin içinden yüzümüzün akıyla çıktık, çözdük her şeyi. Eğer buraya kadar okudunuz ve hoşunuza gittiyse kitabı alın okuyun, diyeceğim ama yapmayacaksınız. Zira kitap, uzun zaman çok satanlar listesinde yer alan, filme de çekilen çok popüler bir kitap ve sizin gibi ağır edebiyat meraklılarına bilmece için bu kitabı sormama bile içten içe kızmışsınızdır. Kızmayın, cevaplayın! Bu kitabın yazarını, adını soruyorum. Bilenlere birer adet stylo de lumiere noire kalemi hediye edeceğim;) Birbirimizin arkasına kuyruk filan çizer, güleriz. Hem böylece 1 Nisan’ı da hakkıyla kutlamış oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;not: olaya ben de katılınca kitap biraz değişti, kusura bakmasın yazar. ama o bilmiyor ki elimi attığım her şey eninde sonunda değişiyor böyle.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;*** &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;cevap: &lt;span style="color:#333333;"&gt;aynen neolitik hanım'ın dediği gibi dan brown, da vinci şifresi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;color:#333333;"&gt;neolitik hanım'a ne hediye versem, diye düşünüp durdum. o, hemen hiç bir müzik parçasından söz etmemiş. ama onun sevdiği haikuların içinde müzik saklı zaten. bu sefer hediyemiz haiku olsun. bilmem, sevecek misiniz?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;neolitik hanım &lt;span style="font-size:85%;"&gt;için;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#009900;"&gt;şafak sökerken, &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#009900;"&gt;kiraz çiçeklerine&lt;/span&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;vurup geçer yağmurun sesi&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;takahama kyoshi - bengisu özsoy&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#330033;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;darma&lt;/span&gt; için;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;ölü bir kelebeği &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;kaldırıyorum şimdi &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;süssüz, boyasız&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#666666;"&gt;yorgo seferis- cevap çapan&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-7284139391563214340?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/7284139391563214340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=7284139391563214340&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7284139391563214340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/7284139391563214340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/04/ssss-sesiz-olun-pagan-buyuleri-tlsmlar.html' title='şşşş... sesiz olun. pagan büyüleri, tılsımlar ve cinayetten konuşacağız.'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdM7B1qJoDI/AAAAAAAAAGA/99bb6WG_0yI/s72-c/643px-Triple-Spiral-Symbol_svg.png' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-6150881697961104887</id><published>2009-03-31T06:59:00.000-07:00</published><updated>2009-04-01T02:38:13.539-07:00</updated><title type='text'>sıkı tutunun, ışınlanıyoruz!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdIhxL238xI/AAAAAAAAAFI/OKV32GbRw6I/s1600-h/Cheshire_Cat.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319351238758232850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 299px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdIhxL238xI/AAAAAAAAAFI/OKV32GbRw6I/s400/Cheshire_Cat.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;' lütfen söyler misin, hangi yöne doğru gitmeliyim?&lt;br /&gt;‘bu senin nereye varmak istediğine bağlı’&lt;br /&gt;‘varacağım yerin neresi olduğu çok önemli değil’&lt;br /&gt;‘o zaman hangi yöne gideceğin de önemli değil'&lt;br /&gt;‘ama bir yerlere varmak istiyorum’&lt;br /&gt;‘mutlaka bir yerlere varırsın. eğer yeterince uzun yürürsen.’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;soru:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; ipucu olarak diyaloğu yazmasam da olurdu, ama öyle güzel ki, dayanamadım.&lt;br /&gt;bu resmin sana hangi yazarın, hangi kitabını ve kitaptaki hangi kahramanı hatırlattığını söyler misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki, söyle o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;cevap:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; alis harikalar diyarında, lewis carroll, resimde görünen kahramanımız da cheshire kedisi. "cheshire kedisi gibi sırıtmak" erhanbey'in söylediği gibi pis pis sırıtmak anlamına gelir. lewis carroll, 1865'de yayınlanan alis harikalar diyarında adlı kitabında, cheshire kedisine, yanlızca sırıtışı -dişsiz ve ağızsız- kalıncaya kadar yavaş yavaş yok olma yeteneğini bağışladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;***&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;peki peki bildiniz diyelim. adıyla sanıyla söylemediniz sorunun tüm cevaplarını ama kabul ediyorum, evet evet neşeli bir günümdeyim, getirin bütün kağıtları imzalayayım, tutuklulara af çıkartıyorum, şölen sofrası kurulsun, bandolar çalınsın... neden? bir konuğumuz daha var çünkü de ondan! gözlerimiz yollarda kalmıştı ama işte geldi sonunda. hem de kendisi olmayarak geldi,&lt;br /&gt;o kesif, karanlık, şiir dolu, bizi mest eden şiirleriyle dolu dumanını havaya savurup, sadece darma olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;erhanbey çok kötü grip olduğu halde geldi, burayı sessiz bırakmamak için ki onu görünce gözlerimden yaşlar boşanacaktı. teşekkür ederim. halid hem geldi, hem de cevabı söylemedi. ama biliyor. o da müziği dinleyebilir. atilla bey, daha geçen gün alis harikalar diyarında ile müthiş yakınlık kurmuşken gelmedi. peki, olsun. bugün kimseye kızacak halde değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o halde çalsın bandolar, şaraplar da su gibi aksın (erhanbey'e ıhlamur lütfen!)&lt;br /&gt;eğlenin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="WIDTH: 300px"&gt;&lt;object height="110" width="300"&gt;&lt;param name="movie" value="http://media.imeem.com/m/0TZGWMTm9g/aus=false/"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;embed src="http://media.imeem.com/m/0TZGWMTm9g/aus=false/" type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="110" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 1px; PADDING-LEFT: 1px; PADDING-BOTTOM: 1px; PADDING-TOP: 1px; BACKGROUND-COLOR: #e6e6e6"&gt;&lt;div style="PADDING-RIGHT: 4px; PADDING-LEFT: 0px; FLOAT: left; PADDING-BOTTOM: 0px; PADDING-TOP: 4px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/embedsearch/E6E6E6/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;form style="PADDING-RIGHT: 0px; PADDING-LEFT: 0px; PADDING-BOTTOM: 0px; MARGIN: 0px; PADDING-TOP: 0px" action="http://www.imeem.com/embedsearch/" method="post"&gt;&lt;input name="EmbedSearchBox"&gt;&lt;input style="FONT-SIZE: 12px" type="submit" value="Search"&gt; &lt;div style="PADDING-TOP: 3px"&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=0&amp;amp;ek=0TZGWMTm9g" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/152/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=1&amp;amp;ek=0TZGWMTm9g" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/153/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=2&amp;amp;ek=0TZGWMTm9g" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/154/10/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/ads/banneradclick.ashx?ep=3&amp;amp;ek=0TZGWMTm9g" rel="nofollow"&gt;&lt;img src="http://www.imeem.com/ads/bannerad/155/10/0TZGWMTm9g/" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/form&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.imeem.com/people/EpwM9fU/music/_k7opiR3/bjork-its-oh-so-quiet/"&gt;its oh so quiet - Bjork&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3560851827139823464-6150881697961104887?l=bayanlusin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bayanlusin.blogspot.com/feeds/6150881697961104887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3560851827139823464&amp;postID=6150881697961104887&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6150881697961104887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3560851827139823464/posts/default/6150881697961104887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bayanlusin.blogspot.com/2009/03/sk-tutunun-snlanyoruz.html' title='sıkı tutunun, ışınlanıyoruz!'/><author><name>lusin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00294476356894060795</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/ScNi7bRR9OI/AAAAAAAAADo/fUn7pIkj_8U/S220/ba%C5%9F.bmp'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdIhxL238xI/AAAAAAAAAFI/OKV32GbRw6I/s72-c/Cheshire_Cat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3560851827139823464.post-4084371382705833768</id><published>2009-03-30T03:11:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T02:47:05.689-07:00</updated><title type='text'>ya şeytana verecek ruhum bile yoksa?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdCa321_9sI/AAAAAAAAAEY/bsRfepGSsxQ/s1600-h/mythic-tarot.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5318921444330043074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 343px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdCa321_9sI/AAAAAAAAAEY/bsRfepGSsxQ/s400/mythic-tarot.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Eğer bir edebiyat tanrısı seçmek icap etseydi, bunun için Dostoyevski’yi, Victor Hugo’yu ya da efendim Shakespeare’i değil de Calvino’yu seçerdim. Çünkü onda Tanrı’ya yakışan bir hal var. En azından benim Tanrı’ma. Calvino, yani Tanrım, kim için olursa olsun, kullarının kabahatleri için kendisine sunulan şikayetlerden pek etkilenmezdi. Kuralın bozulmasına, tekdüzeliğe getirilen bir çeşitlilik gözüyle bakardı. En azından benim kabahatlerime karşı tavrı bu olurdu. Benim bu delişmen, oyunbaz, neredeyse budalaca hallerime bıyık altından gülerdi. Diyelim, aşırıya mı kaçtım tutarsız davranışlarımda? O, ciddi, sıkıcı seyircilerin gönlü hoş olsun diye azarlama tonuyla beni yanına çağırtır, ama beni görünce gülümsemesini belli etmemeye çalışmak zorunda kalırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonsuzluğun sıkıcı ağırlığını hafifletecek her şeye ilgi duyduğu için, beni doğrudan azarlamak yerine, ayağının dibine oturtur, “anlat bakalım ne kabahat işledin?” diye sorardı. Ben daha hikayenin yarısına gelmeden uyuklamaya başlardı Tanrı Calvino, ama ben durmaz, iç çekerek, gözlerim dalarak, yorgun düşüp başımı dizlerine dayayarak anlatmaya devam ederdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra uyanıp, “şeytan canımı alsın çocuğum, alsın vallahi bir şey anlıyorsam bu dünyalıların tutumundan,” diye benimle dertleşirdi. “ Temiz yürekli ol bana yeter, seviş, güle oynaya yaşa, seni yakarım makarım diye de korkma. Ama keselim allahaısmarladık, jurnalciler duyarsa yandık,” diye diye de beni yolcu ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatlı Calvinom türlü güzel kitabı yanında bir kitap daha yazdı. Bu kitapta, benim oyunculuğumu mest eden bir kurgu ile tarot kartlarını kullandı. Ben anladım ki, biz ölümlülerin yazgısı, Tanrı Calvino’nun açtığı tarot kartlarının kesiştiği yerlerde oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi söyle bana, bu hangi kitap? Eğer bilirsen bu sefer ödülün şarkı olmayacak; senin için bir adet tarot kartı açacağım ve anlamını sana söyleyeceğim. Cevabı bulup söylemeni ve daha da önemlisi seninle yazgımızın burada kesişmesini nasıl istiyorum, bilemezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;***&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Cevap: Calvino- Kesişen Yazgılar Şatosu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Fallar açılsın öyleyse!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdGyy3kOscI/AAAAAAAAAE4/GrKBWkmiGWk/s1600-h/para+as%C4%B1-atilla.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319229221880377794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 124px; CURSOR: hand; HEIGHT: 213px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdGyy3kOscI/AAAAAAAAAE4/GrKBWkmiGWk/s320/para+as%C4%B1-atilla.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;Atilla Bey&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;, ilk kartı sizin için açtım. Güzel bir kart. “Para Ası”. Para Ası da diğer tüm As’lar gibi bize şanstan bahseder. Bir kısmet size doğru yaklaşmakta. Para kartları “toprak” grubunun etkisindedir ve bu da şansın sonuçlarının ruhani değil de elle tutulabilir, maddi cinsten olduğunu ifade eder. Ancak bu şans kendiliğinden ortaya çıkmaz; keşfedilmeyi bekler. Peki, nerede arayacaksınız? Uzakta değil; önce kendinizde arayacaksınız. Bu kısmet sizin içinizde uyuklayan ve paraya tahvil edilebilir bir değer olabilir. Dışarıdan sürpriz bir şekilde gelmiyor bu kısmet. Kendi sınırlarınızı, ilişkilerinizi çok aklı başında bir açıyla değerlendirmenizle bağlantılı. Pratik ve gerçekçi olmanız gerekiyor. Ulaşması zor gibi görünse de sonuçları uzun vadeli ve önemli olacak. Maddi değerlerin verdiği mutlulukların tümü olasılık dahilinde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdGyb5ot6PI/AAAAAAAAAEw/_1yRXUhXHHs/s1600-h/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7+d%C3%B6rtl%C3%BCs%C3%BC-+pusar%C4%B1k.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319228827299080434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 118px; CURSOR: hand; HEIGHT: 197px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_J12Qs292Omc/SdGyb5ot6PI/AAAAAAAAAEw/_1yRXUhXHHs/s320/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7+d%C3%B6rtl%C3%BCs%C3%BC-+pusar%C4%B1k.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Pusarık,&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; kartın Kılıç Dörtlüsü”. Bu kart, duraksamanın kartı, sükunete mecbur bırakılmışlığın. 
