10 Nisan 2009 Cuma

bir sokak, soğuk mu soğuk! geçiyor vahşi şey homurdanarak

Bilmece geliyorum diyor!

Satranç oynar mısınız? Ben eskiden seyrek olarak oynardım. Satranç oynayan birinin aynı zamanda zeki de olduğu savı beni sinirlendirir ancak. Vasat bir oyuncu olduğum için değil de inanmadığım bu savın çok yaygın ve tartışma götürmez görünmesi yüzünden. Ingeborg Bachmann’ın satranç oynamasını severim.



Satranç taşlarına gülümseyerek, tevekkülle bakan yüzünü sevimli bulurum. Kubrick’in gençlik zamanında Central Park’ta para karşılığı satranç oynamasını ve geçimini böyle kazanması da hoşuma gider.

Nabokov’un Lujin Savunması kitabı ve ondan uyarlanan, Emily Watson’ın ve John Turturro’nun oynadığı, Marleen Gorris’in yönettiği aynı adlı film, çok iyi satranç oynayan ancak toplumsal yaşam içinde tuhaflığı ile dikkat çeken ilginç bir karakteri inceler. (Emily Watson, Dalgaları Aşmak filminden sonra yine bir adamı, üstelik kimsenin onaylamadığı bir adamı tutkuyla sevmeyi becerir).

Stefan Zweig'ın Satranç adlı kitabındaki kahramanının kuramsal olarak çok hakim olduğu satranç oyununun ilk karşılaşmasında kazanıp, rövanş maçında oldukça acıklı duruma düşmesi de düşündürtücüdür.
Yaşamdan el etek çekip kitap okuyan ve hayatı kitaplardan öğrenen birinin, hayatla karşılaştığı anda ayvayı yemesinin resmi gibi görünür bana bu, ki biraz dikkatli bakın, o resimdeki hoyrat bir makasla kolu kesilmiş şahıs benim. Ancak bu sisli puslu hüzünlü resmin diğer kahramanları da sizlersiniz, bundan hiç kuşkum yok. Yalan mı? Yalansa, yalan diyin! (-Bayan Lusin bu ne hırçınlık? Savunmaya geçtiğiniz here seferinde böyle saldırgan mı olursunuz? –Kesinlikle!)

Satranç konusunda zihnimin mahzeninde böyle olumlu imgeler bulunsa da içinde kaba bir kibir bulduğum satranç&zeka örtüşmesinden hiç hoşlanmam.

Bilmece geldi!

Hepinizin çok iyi tanıdığı ve çok da sevdiği yazar, bu çok bilinen öyküsünün başında nefis bir analiz yapar. Satranç ve dama oyununu karşılaştırır ve oyunu da damadan yana kullanır, n’aber!:)




“(…) Hesaplamak analiz etmek demek değildir. Mesela bir satranç oyuncusu bir hesap yaparken, diğerini (analiz) yapmaz. Demek ki satranç oyununun zihin üzerindeki etkisi oldukça yanlış anlaşılmıştır. Şimdi bir bilimsel inceleme yazıyor değilim. Sadece oldukça tuhaf bir anlatıya rasgele düşüncelerle giriş yapıyorum. Bu yüzden bunu fırsat bilip, düşünen aklın yüce güçlerinin gösterişsiz dama oyununda satrancın tüm gereksiz detaylılığından daha fazla ve işe yarar şekilde çalıştırıldığını söyleyeceğim. Satrançta taşların farklı ve tuhaf hareketleri, çeşitli ve farklı düzeylerde değerleri vardır ve bu oyunun karmaşıklığı derinlikle karıştırılır (sık yapılan bir hata). Burada büyük ölçüde yoğunlaştırılır. Dikkatin bir an bile dağılması zarar görmekle ya da yenilgiyle sonuçlanır. Olası hamleler sadece çok sayıda değil, aynı zamanda karmaşık olduğundan bu türden hatalar yapma olasılığı katlanır. On oyundan dokuzunda kazanan deha değil, dikkattir. Damada ise tam tersine hamleler eşsizdir ve varyasyonlar azdır, bu yüzden dikkatsizlik etme olasılığı azdır. Dikkatin önemi azaldığından kazananı belirleyen faktör zeka olur. Daha açık konuşursak –diyelim ki bir dama oyununda sadece dört taş kalmış ve bunların hepsi de dama olmuş. Bu durumda tarafların dikkatsizlik etmesi beklenemez elbette. Burada (oyuncular eşit durumda olduğundan) oyunu sadece son derece zekice, zor bulunur bir hamlenin kazanacağı açıktır. Analist her zamanki kaynaklarından mahrum kalınca kendisini hasmıyla özdeşleştirir, onun ruh haline bürünür ve böylece çoğunlukla onu nasıl baştan çıkaracağını ya da telaşa düşüreceğini, bu şekilde de hata yapmasını sağlayacağını ilk bakışta görüverir (bazen gördüğü hamleler saçmalık derecesinde basittir)”

Yazarın ve öykünün adını istiyorum.

ipucu: yanıtı bilenler için sevimsiz olan bu ipucu, bilmeyenler için de işe yaramazlığı ile aynı derecede sevimsiz olacak. “katil uşak değil; bir hayvan!”

ayrıca: Yanıtı bilmiyor dahi olsanız, konuyu satranca, damaya, go oyununa (ki Atilla Bey gerçi yanıtı biliyor -en azından bilmesi gerekiyor ya da bildiğini bilmiyor, bildiğini ben biliyorum, yanıtı söylediğimde, biliyordum diyeceğini biliyorum- ve bu konuda buradaki tek go oyunu uzmanı olarak dilediği kadar konuşabilir), bezik oynayan kadınlara, üç beş sekize ve hatta tenise (ki bu da Torkunç için bir kıyak) getirebilir ya da Duman gibi sadece buraya gelip mesela “bugün hava ne güzel,” deseniz bile (ki Duman böyle neşeli şeyler söyleyeceğine dilini keser daha iyi ama), sevincimi masanızın üzerinde minyatür bir “cin” gibi zıp zıp zıplayarak gösterdiğimi hayal edebilirsiniz (ki oyun seven bir cin olduğum tanımlamasına gönülden razıyım).
***
Kızlar korosu sizin için söylüyor!


Erhan Bey için;


Glory Box - Portishead

Atilla Bey için;


Bachelorette - Bjork

Şenay için;


As Is - Ani Difranco

Torkunç için;


Victory - PJ Harvey

8 yorum:

erhaNBey dedi ki...

eğer katil bir hayvansa:
poe, "morgue sokağı cinayetleri"

lusin dedi ki...

erhan bey, evet bilmişsiniz! ne güzel ve ne çabuk:) ama biraz daha bekleyelim de arkadaşlar da bilsinler, olur mu?

Günlerin Tortusu dedi ki...

O meşum sokakta işlenen cinayetin yıllar sonra o kuzgunsever yazar tarafından yalan yanlış anlatılmasına kızmıştım ve yazarın bu kadar ünlü olmasını şimdi dahi anlamıyorum. Belki de kendime kızıyorumdur.

O yazarla yıllarca satranç oynadık birlikte, damayı çok daha seyrek oynardık. Damada beni yendiğinden satranç oynamak isterdi hep. Kendisini uyuşturucu kullanmaması için her uyardığımda, "bir oyun oynayalım, beni olumlu etkilediğini o zaman anlayacaksın," derdi. Buna karşı çıkmazdım. Satrancın albenisi benim için daha fazlaydı o zamanlar. (Şimdilerde kuralları dama kadar basit, ama neredeyse sonsuz kombinasyona sahip bir uzakdoğu oyunuyla zaman geçiriyorum, vaktimin çok kalmadığını biliyorum.)

Yazar, Morgue Sokağı'ndaki (ah adını bile anmak istemiyorum) o cinayetin sıradan olduğu konusunda ısrar etmiş ve bu Cinayeti farklı bir şekilde yazacağım demişti. Karşı çıkmamın nedeni, bir ölüye gösterilmesi gereken saygıdan ötürüydü. (Herkesin batıl inançları vardır, evet, benim de var) Yıllar sonra, öldürülen kadının adını –Annabel Lee idi gerçek adı- değiştirdi ve bu cinayeti işleyeni bir hayvan olarak gösterdi. (Gerçi cinayet işleyen birine nasıl insan denebilir ondan da emin değilim.) Bu olaydan sonra uzunca bir zaman görüşmedik.

Ölüm döşeğinde olduğunu nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum, ama onu ziyaret ettim. Bana: "Sen haklıydın, Annabel Lee'ye haksızlık ettim. Kendimi ona affettirmek için çok geç, ama beni belki sen affedersin" diyerek yazdığı son şiiri uzattı (Şiirin adı "Annabel Lee" idi) ve oracıkta son nefesini verdi.

Mezar taşına Edgar Allan - POET yazılmasını vasiyet etmiş. Mermerci yer kalmadığından aradaki tireyi (Edgar bu tireye özel bir anlam yüklüyor, kişinin mesleği ile anılmasının anlamsızlığına inanıyordu) ve sondaki T harfini yazmamış. Şimdi Baltimore’da yatıyor.

lusin dedi ki...

atilla bey, yanıtlarınız öyle çok hoşuma gidiyor ki,ne desem boş. gerçekten bir cin olup, işyerinizdeki tablonun içine girip oradan size el sallamak filan istiyorum. bu arada yazdığınız şeyleri çok ciddiye alıyorum, hakkında araştırma yapmam lazım. bekletiyorum azıcık daha yanıtı.

torkunç gelecek. bu ona ceza. bundan sonraki herrrr bilmece için gelip bir şey diyecek. ta ki, ben artık dur, biraz dinlenebilirsin, diyinceye kadar. bugün yüreğimi ağzıma getirdi. oh olsun ona!

duman istemese bile görev icabı olarak buraya gelip bir şey diyecek. adil bir anlaşma yaptık onunla. yan çizmezse tabii. gelip diyeceği şey ne olursa olsun, bekleyeceğiz onu da.

neolitik hanım, film festivali ile boğuşuyor şu aralar. ama onun da gelip o güzel, sevimli haliyle tüm araştırmalarını eksiksiz yaparak katılmasını bekliyorum.

pusarık, nezaket icabı bu sefer bekliyor ama, sabırsızlanıp artık gelmesini umuyorum.

halid, hangi havalarda şimdi emin değilim. muhtemelen gece açacaktır siteyi ve artık allah ne verdiyse söyleyecektir.

izne ayrılan şenay, onur konuğumuz. ne kadar sessiz dursa da varlığı beni sevindiriyor.

banu hırsızlık vukuatından sonra belki bu soruyu heyecansız bulmuştur. onun için tansiyonu yüksek tutacak yazılar hazırlarım sonra, ama ben de insanım hep heyecan hep heyecan, nereye kadar?

erhan bey ise ilk önce geldi ve soruyu gayet güzel yanıtladı bildiğiniz gibi.

acaba diyorum atilla bey, sizi buraya müdür olarak mı atasam, hımm? ne dersiniz? :)

kocaman kocaman bir sürü sevgiler.

şenay izne ayrildi dedi ki...

capote ile ilgili ilk bilmeceyi ben cevaplayacağım. buraya yazıyorum.

torkunc dedi ki...

satrancı nasıl öğrendiğimi bilmiyorum, zihnimin tüm köşelerini kurcaladım ama bulamadım. go ise bundan sekiz on sene önce girmiş olmalı hayatımıza...

eskiden bir araya geldiğimizde satranç oynarken, artık tek yaptığımız go oynamaktı. iki ahbap çavuş, olimpos'a giderken yanımızda taşlarımızı almıştık da tahtamızı orada bir koliden kestiğimiz mukavvaya çizip oynamıştık.

her şey iyi gidiyordu ama içimde satranca ihanet ediyormuşum gibi bir his uyanıyordu. bu bazılarına anlamsız gelebilecek his iyice kaplayınca içimi eski silahşör gibi tövbe ettim bir süre go'ya elimi sürmemeye. bu kararı verdikten sonra en olmadık yerlerde "god doesn't play chess but plays go!" sloganı ile karşılaşır oldum....

çok sonraları atlattım bunu. satranç karım, go ise bir aralar flört ettiğim bir sevgili gibi oldu... arada sırada eski günlerin hatırına go ile buluşmalarımız oluyor artık.

ne gariptir tesadüftür ki bu akşam go partisine davetliyim. onun için vaktim dar, evden hemen çıkmam lazım.

bilmece mi? efendim, gönüller bir olsun; gerisi kolay...

lusin dedi ki...

şenay, bu çok iyi!:)) yanıt capote ise o soruları sen yanıtlayacaksın, demek:) tamam. capote sevdiğimiz, ama unuttuğumuz bir yazar. ben çalışmaya başlarım. istiyorum ki capote soruları da senin yazıların gibi kısacık ama çok lezzetli olsun. bunu yapmak ne zor, bilemezsin.

ama sen de duman gibi hiç rol almasan da sahneden şöyle bir geç, olmaz mı?

hoşgeldin! hoşgeldin! bando takımım seni görür görmez aletleri çantalarından çıkarmaya başladılar bile. benim, "eğlence başlasın!" emrimi bekliyorlar.

lusin dedi ki...

oooo korkunç bey gelmiş:)

senden başka satranç ve go oyununa böyle seksapel rolleri kim verebilirdi? hiç kimse! karın ve metresin, ha? bu ikili ile insan kafayı yer yahu. gerçekten zeki olmak lazım işte onları idare etmek için. bravo!:)

olimpos'ta çardak altında oturup oyun oynamak ne kadar zevkli olmuştur. ben ellibir oynamıştım:p

son: atilla bey'in go oyunu için yazdığı güzel bir yazı var, onu okudun mu?

bay!