10 Kasım 2009 Salı

macera aşkına



düşlerimde, adının basralı hasan olduğunu söyleyen eski arap giysili, başı sarıklı bir adam, kulağıma tuhaf hikayeler fısıldıyor, sislerin arasında kaybolmadan önce "gel" diye işaret ediyordu. basralı hasan ismi bana hiç bir şey çağrıştırmıyordu. evimin eski el yazmaları bulunan gizli rafında bulduğum parşömenler de bu ad hakkında hiç bir bilgi vermiyordu. nihayet aradığımı kütüphane-i umumi-i osmani'de, 'gizemli bilimler, hayali yerler" odasında saklı eski bir elyazması eserde buldum. bu eseri basralı hasan bizzat kendisi yazmıştı. a3 kağıdı büyüklüğündeki sayfaları okudukça heyecandan nefesim kesiliyordu. ama asıl şaşırtıcı olan hasan'ın yaşadığı o inanılmaz macera değil, bu maceranın sadece ben okuyayım diye yazılmış olması; onunla aynı maceraya atılayım, diye kitapta benim için işaretler bırakılmasıydı. her sayfa sırayla benim adımın baş harfiyle başlıyordu. ancak restorasyon sırasında kitabın iki sayfası yanlış yere raptetilmiş, "lunis" olmuştu. bu durum, basralı hasan'ın maceralarına atılmış, onlarca seyyahın neden başarısız olduğunu açıklıyordu.


tam bu sırada talih yüzüme gülmüş, hükümdarımız, geleceği güneşin doğduğu yerde, doğuda görmüş, bura memleketlerle sıkı fıkı ilişkiler geliştirmekteydi. cesaretimi toplayıp, hükümdarın müneccimbaşına gittim. ona gördüğüm düşleri, basralı hasan'ın kulağıma fısıldadığı efsunlu kelimeleri bir bir anlattım. müneccimbaşı, gelecek şevval ayında hükümdarın basra'ya yapacağı ziyarette beni de götürmeye söz verdi. oraya giderken erkek kılığına girmem hem kendi güvenliğim hem de ekibin huzuru için önemliydi. basra'ya kadar elinden gelen yardımı yapacak, beni kollayacaktı; ama ondan sonrasına karışmazdı.



hükümdarımız, bakanları ve ona eşlik eden tacirleri ile yola çıktığında ben de onlarla birlikteydim. basra'ya yaptığımız seyahat allah'ın izni ve hükümdarımızın inayetiyle çok kolay geçti. basra'dan sonra, hasan'ın ancak altı ayda aldığı yolu ben, zamanımızın hızlı ulaşım araçları ile altı günde aldım. yanıma, basra'da müneccimbaşı'nın adını verdiği iranlı bir sihirbaz almayı ihmal etmedim. ona cömertçe sunduğum altınlara pek itibar etmese de, benimle gelmeye karar vermesinde etkili olmuştur. hint okyanusu'nda gemiyle giderken bir kez fırtınaya yakalandık, çok şükür, merhameti büyük olan allah yola devam etmemi istedi, kurtulmayı başardık. karaya çıkınca, basralı hasan'ın dediği gibi, sihirbazı önümüzde yükselen dağın eteklerinde kendi haline bırakmam gerektiğini biliyordum. sihirbazdan biraz uzakta durup, onu izlemeye başladım.



sihirbaz, eşyalarının arasından bakır bir dümbelek ile altınla süslenmiş gümüş bir tokmak çıkardı; tokmakla kösü dövmeye başladı. bana öyle geldi ki bu tılsımlı sesle dağ inildemeye başladı. bir süre sonra yerden toz bulutu kalktı ve hayret, toz bulutları üç güzel deve şeklini aldı.



ben bu develerden en alımlısına bindim; sihirbaz ve diğer develerle birlikte yola çıktık. yedi günlük bir yolculuğun ardından kızıl altından dört sütun tarafından desteklenmiş kubbeli bir bina gördük. bu güzel sarayda bir hükümdarın kızları oturuyordu. hasan demiş ki; "bu kızlar, seyyaha gideceği yeri unutturmaya çalışır, aman dikkat!" kızlar beni erkek sandıkları için hafızama müdahale etmek istedikleri oyunlar arsında beni nahoş durumda bırakanları da vardı, ama atlatmayı başardım. orada iyice dinlenip çıktık; yolumuza sekiz gün daha devam ettik. sonunda görmeyi umduğum dağı gördüm. doğudan batıya doğru uzanan bulut kümesi gibi görünüyordu dağ.



hasan'ın yapmamı söylediği gibi develerden birini öldürdüm, derisini yüzdüm, bu derinin içine girip sonra da özenle diktim. beklemeye başladım. peki neyi bekliyordum? bir akbabayı. beni av niyetine kapması gerekiyordu. nitekim, öyle de oldu. kuş gelip beni yukarıya, taa dağın tepesine kadar çıkardı ve avını rahatça yemek için dağa bıraktı. hasan'ın dediği gibi, derhal dışarı çıkıp, çığlıklar atarak onu korkutmayı başardım. bu çığlıkları istanbul'da, komşuların şikayetlerine göğüs gererek talim etmiştim. kuş korkup kaçtı. ben de huzurla dağı keşfe çıktım. tam da hasan'ın dediği gibi burada kemik ve yakacak odun buldum. iranlı sihirbazım aşağıdan seslenerek odunları ona atmamı istedi. ancak sihirbazın ısrarlı taleplerine hiç yüz vermedim. çünkü odunları atar atmaz kıymetli değneklerini alıp beni kaderime terkedeceğini biliyordum.

ne yazık ki kolayca aşağı inmeyi sağlayan bir yol yoktu. ben de hasan gibi dağın diğer tarafından aşağıya indim ve hasan kadar talihli olmayı umarak fırtına dalgalarının beni kumsala taşımasını umdum.

basralı hasan'ın düşlerime girerek, beni niçin bu maceraya davet ettiğini anlamış değilim. bir kez daha düşüme girsin ben de ondan hesap sorayım, diye bekliyorum, ama yok. ancak şundan eminim ki, lusin'in arkadaşları olan sizler de hayatın anlamının belki de bulutlu dağın tepesinde olduğunu düşünebilecek kadar hayalperestsiniz... sizler de merak duygusunun, engellenemez, kaygan kuyusunda yuvarlanmaya teşnesiniz... ve işte bu nedenlerle sizler de benim gibi bir "bulutlu dağ" macerası yaşamak istersiniz, biliyorum:) ama önce bu maceranın geçtiği kitabın adını bulmanız ve talimatlara harfiyen uyup, talihinize güvenmeniz gerek. yüce allah, yarattığı dünyanın anlamını merak eden kullarına yardımcı olsun.
amin.

bundan sonraki maceram, ki gönüllü olursanız sizi de seve seve götürürüm; intiharlar nehri ile sarılmış gece şehri'ne gitmek. ama önce gece şehri sakinlerinin arasında rahatça dolaşabilmemizi sağlayacak maske edinmemiz gerek. yüzümüzü taştan yapılmış gibi ifadesiz; sağır ve körmüşüz gibi anlamsız gösterecek bu aşınmış yüzlere sahip olmamız çok önemli. ama belki öyle umutsuz, öyle mutsuz bir zamanda gideriz ki bize maske filan gerekmez.

07 Kasım 2009 Cumartesi

burada






22 Ekim 2009 Perşembe

bak

kanlı masal


aklım, haklıyım, et firarını!

ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin

mayıstı

seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle

rüzgarda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak


kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach'ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani.. anlıyor musun.. mayıstı..

seni o yüzden bağışladım!

bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide

yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsurdu hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü

yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum

bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere

öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. döner değil mi.. diye
birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!

ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!

uzanıp topraktan çıkardın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.

mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!




bir şey olmuş, kadınların bir üzüntüyü taşıyamayıp düşüvermesi gibi düşmüşüm yatağa. ateşim varmış, bir şiiri ezbere sayıklıyormuşum. bu şiiri. şairini bilen varsa, gelsin. bilene acıklı bir hediye veririm belki.

***
duman'a şarkı:


06 Ekim 2009 Salı

ha, brachap dabarah!

geçenlerde arkadaşlarla ada’ya gittik.


(hayır, pasifik adaları’na değil. pasifik’te bulunan rongelap, bikini, enewetakk ve mashall adaları çok uzun zamandır, nükleer silah denemelerinin adresi. bu ülkeler, denemelerin insanlara zarar verdiğini reddetmeyi sürdürürken buralarda yaşayan pek çok insanda kanser vakası görülüyor. tatil için iyi bir seçenek değil.)

büyükada’ya. havlularımız, bikinilerimiz kocaman çantalarımızdaydı.



(1946 yazında dünyanın en sıcak haberi neydi? 1- abd marshall adaları’ndaki bikini adasını “operation crossroads” olarak bilinen bir dizi nükleer denemenin alanı olarak seçmişti. 2- bundan daha da sıcak haber ise şuydu: fransız modacı reard, muhafazakarları çileden çıkaran bir model hazırlamıştı. reard, pasifikteki dünyayı sarsan sıcak olaydan daha sıcak bir olaya imza attığına işaret etmek için, hazırladığı deniz giysisine “bikini” adını vermişti. modelini tanıtacak manken bulamayınca da gece kulüplerinde çıplak dans eden bir kızı kullanmıştı. bikini nedeniyle güneşin zararlı ışınlarına daha çok maruz kalmak cildinizde kanser dahil bir çok hastalığa neden olabilir. hımm… ilginç. bu durum bizi, çinlilerin beş bin yıllık I Ching bilicilik kitabına götür. bu kitap bizim bilimin temeli dediğimiz nedensellik olarak saptadığımız şey üzerinde hiç durmaz da, olguların yalnızca rastlantı yönü ile uğraşır. şansı ve denk gelişi, doğa yasalarındaki düzensizliği olguların nedensel açıklamasından daha anlamlı sayan bu kehanet, bu bilinçaltını keşif, bu bilicilik kitabına dilerseniz daha sonra döneriz.)


yakında seyahate çıkacağım için uzun bir süre göremeyeceğim boğaz’ı tutkuyla seyrettim.




(boğaz/bosphore: bosphore, rumca bosporos’tan gelir; inek geçidi manasında. biliyorsunuz, zeus, Io’yla yatar. o sırada kıskanç karısı hera gelir – hera’nın kıskançlığından anormal bir şeymiş gibi bahsedilir ya hep, pes diyorum. kıskançlığı normal ama kıskançlığının sonuçları anormal desek?hani yanlış olmasın. ben bir ara sadece hera’yı incelemek istiyorum mitolojide, ne dersiniz? onun hiç bahsi geçmeyen oğlu ares’le ilişkisi hakkında kafa yormayı filan, hımm?:p -zeus uygunsuz durumda yakalanmaktan kurtulur, ama hera durumu anlar, ineği kendisine hediye etmesini ister ve ona sonsuza değin eziyet etmesi için ineğe bir sinek musallat eder – hera’da hoşlanmadığım şey bu! ihanet durumunda muhatap alacağı kişi, ilişkide bulunduğu kocası iken, sorunu onunla halletmesi gerekirken, ikinci kadınla uğraşması. Cık cık cık.- zavallı Io –ki çektiği çileler onu kusurlu bulmamızı engelliyor bu aşamada- sinekten kaçayım derken yüzerek asya’dan avrupa’ya geçer. bous=inek, phoros=geçit. hatta İyon=Ion denizi adı da buradan gelir.)

ahh… istanbul ne güzel, hele galata!



(bizans devrinde istanbul'dan büsbütün ayrı bir varlık olan galata, bazı tarihçilere göre, rumca süt demek olan gala’dan çıkmış. galata’da inek ahırları ve ve süthaneleri varmış zamanında.)
martılar, vapurumuzun kuyruğundan yükselen su buharları…
(su parçacıkları çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük de olsa su buharı vardır. maddenin bu görünmez haline felemençe’deki grek kökenli ve 'dipsiz uçurum ya da boşluk' anlamına gelen chaos/kaos sözcüğünden çıkışla gas denildi.)


kendimize şöyle demli bir çay söyleyip gazetelerimizi açtık.
(çay kelimesi çince t’e ce ch’a kelimelerinden girmiş tüm dünyaya. ya gazete? evet, ilk gazete ti-pao -saray haberleri- başlığıyla tang döneminde çin’de yayımlanmış, ama gazete ismi nereden geliyor? şuradan; 15. yüzyılda venedik’te el yazması haber mektupları yayımlanıyor ve bunlar en küçük venedik parası olan bir gazete karşılığında alınıyordu, hı-hıı evet)
ama gazete okumak ne mümkün, martı çığlıkları, işportacılar… gerçi bundan hiç şikayetim yoktu doğrusu. işportacıları da çerçileri de çok severim, bir saksağan gibi o küçük, renkli eşyaları didiklemek isterim.
(işporta kelimesi yunanca stin porta yani 'kapıdan kapıya' deyiminden türemiş)


vapurumuz yanaşınca ada’da birazcık yürüyelim, o güzel ada evlerini seyredelim istedik. bahçeler, ada çamları, kamelyalar...



(bu arada kamelyalı kadını hatırlamakta fayda var. oğul alexandre duma’nın kitabı kamelyalı kadın’ın amerika’daki çevirisi camille adıyla yayımlanmış. oysa, kitapta camille adına rastlanmaz. kahramanı kadının ismi marguerite gauthier’dir. ancak kitabı ingilizce’ye çeviren çevirmen ne yapmış? hem kitabın adını hem kahramanın adını camille’e dönüştürmüş. galiba camille adıyla kamelya arasında bir bağlantı kurmuş kendince. oysa fransızca’da camille adı, latince “kurban törenine katılan” anlamına gelen sözcükten türemiş. camellia/kamelya ise bu çiçeği doğudan fransa’ya getiren botanist-papaz kamel’den kaynaklanıyor. çok komik!)
evet, nerede kalmıştık? yürüyorduk ve kamelyalar altındaki kameriyelere bakıyorduk hayranlıkla…
(kamelya yanlışlığı devam eder ve bazı yerlerde bahçede kurulan, üstü örtülü, kenarları parmaklıklı bu yerlere kamelya denir ama aslı biliyorsunuz ki kameriye’dir. kamer ay demektir. kameriye de ay ışığı altında oturulup mehtabın seyredildiği yer anlamına gelir.)


yorulunca yanımızdan geçen bir faytonu durduk.


(fayton, bazen de payton deriz. bu arabanın adı antik söylence kahramanı phaethon’dan gelir. grekçe’de parlak, parıldayan demektir. ovidus'a göre klymene’nin oğlu olan phaeton, bir gün güneş’in sarayına girip güneş’le görüşmeyi başarmış ve bu sırada da gerçek babasının güneş olduğunu öğrenmiş. muhtemelen kendisini suçlu hissetmiş baba güneş ki “dile benden ne dilersen” demiş. genç bir delikanlı babasından ne ister? güneşi’in arabasını kullanmak istemiş. güneş mırın kırın etmiş ama madem ki söz verdim diyip, arabayı verince olanlar olmuş. phaeton arabanın hızına dayanamyıp coşkusundan atların dizginlerini bırakıverince – bence phaeton yıllarca kendisine babalık yapmayan güneş’e hıncından yaptı bunu- araba, yolundan çıkarak dünyaya yaklaşmış. ida, olimpos dağlarında yangınlar çıkmış, akarsular kurumuş. neyse ki zeus daha fazla gecikmeden olaya müdahale edip yıldırımını fırlatmış. phaeton ölmüş, atlar sakinleşmiş. bence çok acıklı olan bu olaydan sonra aslında güneş tanrıya ait olan arabanın adı phaeton= payton=fayton diye anılır olmuş.)

faytonumuzda tıngır mıngır gidip lokantamıza ulaştık. ben çok severim, kahve ve lokum ikilisini. utanç verici ama türk kahvesinden bahsetmiyorum burada, filtre kahveyi seviyorum.



(filtre sözcüğü sizce nereden gelir? Bunu bir bilmece olarak sorsam hepinize sıfırı basmak zorunda kalırdım. çünkü filtre kelimesi havuçtan gelir. bilemezdiniz hiç. havucun eski yunanca’daki adı “philtron”. buradan aşk iksiri anlamına gelen “philtre" türemiş. hımm… evet havucun fallik bir görüntüsü var doğrusu, ama hiç aklınıza gelir miydi, havucun suyunun çıkarılıp posasız bir aşk iksiri olarak kullanıldığı? hayret...
hep küçük bir kutuda çantamda taşıdığım hacı bekir lokumlarının lokum’u ise arapça “rahatü’l hulkum”dan geliyor. gırtlağı rahatlatan anlamında.)

sıra yemeklerimizi sipariş etme zamanı geldiğinde gördüm ki menüde gulaş var! ada'ya gidip gulaş yemek olmayacak şey değil.



(gulaş macar yemeği olarak bilinir, ama aslında avusturya yemeğidir derler. avusturyalılar’la macarlar arasında tarih boyunca süren bir gulaş savaşı var. viyana’da bir gulaş müzesi kurulmuş mesela. ama işin doğrusunu şimdi öğreneceksiniz. gulaş bizim yemeğimizdir! haydaaa... evet evet öyle. kul aşı, demek. osmanlılar buralara yaptıkları seferler sırasında, eti suda haşlayıp, üstüne salça koyup askerlerine yediriyormuş. kul aşı olmuş sana, gulaş. elbette macarlar, gulyas kelimesinin çoban anlamına geldiğini, çobanlarının hayvanları güttüklerinde etlerden yahni yapıp yediklerini. bu yemeğin adının da çoban yemeği demek olan gulas’tan gulaş'a dönüştüğünü savunuyorlar ama ne gam, gulaş bir türk yemeğidir, işte o kadar!:p)

bu ağır yemeği yiyince ben susup büyüleyici manzaraya daldım.
(islam öncesi iran’da magi adında din adamları çok etkiliymş ve. ingilizce'deki magic -büyü- iran’daki bu magi kelimesinden gelmekteymiş.)

Denizin, ormanın, evlerin rengi fovistlerin resimleri kadar parlaktı.


(henri matisse’in, georges rouault’un, derain’in temsilcisi olduğu fauvizm akımında renkler doğada olduğundan daha abartılıdır, biliyorsunuz. kıpkırmızı gövdeli ağaçlar, mosmor dağlar, sapsarı toprak… peki, fransıca’da vahşi, yırtıcı hayvan anlamına gelen bu fauve sözcüğü niçin bu akımın adı olmuş? şurdan; henri matisse ve genç meslektaşlarının 1906’daki paris'teki sonbahar sergisinin izlendiği salonda her nasılsa donatello’nun da bir yonutu bulunuyormuş. eleştirmen vauxcelles; “donatello, bu aslanlar, kaplanlar, vahşi hayvanlar (fauves) arasında ne arıyor?!” deyince matisse ve arkadaşlarına da bir isim bulunmuş olmuş:)

sıkıldınız mı? bedduanızı duyar gibi oluyorum, “dilini yutar, afazi olursun, inşallah!” diye.
(afazi kelimesi sözlerin kaybolması anlamına; sesli, yazılı ve diğer sembolik süreçlere ilişkin dilin yitimi, anlamına gelir.)
bana işlemez bedduanız. boynumda abrakadabra muskam var benim.
( 3. yüzyılda yaşayan seranus sammonicus'a bakılırsa abrakadabra sözcüğünün harfleri şu şekilde yazılmalıdır.
ABRAKADABRA
BRAKADABR
RAKADAB
AKADA
KAD
A

bu kağıdı bir koruyucunun içinde boynuna asan kişi her dertten uzak yaşarmış. abrakadabra sözcüğü ibranice’den geliyor ve “ konuş, ey kutsal varlık” anlamındaki “ha, brachap dabarah” kelimelerinden türüyor. konuşuyorum. konuşacağım!

04 Ekim 2009 Pazar

ses









12 Ağustos 2009 Çarşamba

romantik




ve bu arada içinde ruhu sızlıyordu,
ve doluydu süzgün bakışı gözyaşıyla.
ansızın ayak sesleri! damarında kanı dondu.
işte daha yakındalar! sıçrıyorlar... ve avluya
dalıyor yevgeni! "ah" deyip gölgeden hafif
tatyana çarçabuk öbür sofaya geçip,

atladı merdivenden hızla yan bahçeye,
uçuyor, uçuyor; bir göz atmaya geriye
edemiyor cesaret; bir koşu dolandı
çiçek tarhlarını, küçük köprüleri, çayırı, gölü,
küçük koruyu, göle uzanan ağaçlı yolu,





bir kucak leylak dalını o arada kırdı,
çiçeklikler üzerinden uçtu dere kenarına,
ve, soluk soluğa oradaki bir sıraya






devrildi...
"o burada! burada yevgeni!
oy tanrım! neler düşünmüştür!"
içinde kızın ıstıraplarla dolu yüreği,
saklıyor bir umudun belirsiz düşünü;
tir tir titriyor ve ateş saçıyor,
ve bekliyor: gelmiyor mu? ama işitmiyor.






bahçede hizmetçiler sıra olmuşlardı,
çalılar arasında ahududu topluyorlardı
ve buyruk üzre şarkı söylüyorlardı koro halinde
(buyruk üzre, şöyle bir düşünceyle ki,
beylik mülkü yemişleri gizli gizli
haylaz ağızlar yemesinler de
şarkı söyleyerek olsunlar diye meşgul:
köyün keskin usunun bir buluşu bu!)

. kopenhag'dayım. sabahları bisikletle dolaşıp, parklarda oturuyorum. işe gidenler sokakları doldurmadan önce eve dönüyorum, carl holsoe'nin çizdiği evlere. oturup, pencerenin ışığında kitabımı okuyorum. okurken öyle hülyalara dalıyorum ki, tatyana olmaya şu kadarcık kalıyor. siz de mi okumak istiyorsunuz? okuyun tabii, ama önce şairi ve kitabın adını bulmanız gerek;)

21 Temmuz 2009 Salı

erhan bey beni mimlemişti-2

Bu tuhaf olayı anlatıp anlatmamakta epeyce kararsız kaldım. Öyle delice, olağandışı bir olay ki… İlk kez size anlatacağım. Ve belki böylece kurtulacağım bu anıdan. Unutmak için belki önce anlatmam gerekli. Lütfen beni yakın bir arkadaşınızmışım gibi dinleyin ve lütfen hakkımdaki yargılarınızda aceleci davranmayın. Sadece beni dinleyerek bile bana büyük bir iyilik yapacaksınız çünkü.

Erhan Bey, her ne kadar bir kitabın kışkırtıcı çekimine kapılarak bir tanışmayı kurgulamamı istese de, aşağıda yazdığım olayı okurken bu tanışmayı hiç yaşamamış olmayı istediğimi farkedeceksiniz. Ayrıca bir kurgu değil bu, düpedüz gerçek bir olay. Size ve olayın geçtiği yerlerde, böyle bir tanışıklığın hiç olmadığını düşünen insanlara hiç bir kanıt sunamam gerçi. Sadece o kitap dışında.

"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"

Orada olma nedenim hoşuma gitmiyordu. Aylar önce Ortaçağ’da yakılan cadıları anmak için düzenlenen bir festivali görmek için gitmiş; bu yabancı şehirle ilişkimin de bu şekilde bitmesini istemiştim. Şehri sevmemiştim. Ancak bir aile meselesi yüzünden amcamın bunaltan ısrarlarına dayanamayarak gene buradaydım. Üniversitede okumak için bu şehre gönderilen kuzinim, Romen bir çingeneye aşık olmuş, okulu bırakacağını, sevgilisinin ailesine ait sirkte çalışacağını söyleyerek tüm aileyi perişan etmişti. Onunla konuşup, aklını başına getirmem gerekiyordu. Uçaktan iner inmez telefonla aramış, ulaşamamıştım. Elbette beni karşılaşmamıştı.

Dışardan konuk da kabul eden, kuzinimin yaşadığı öğrenci yurdundaki odama yerleşip, aşağıdaki pub’ın bahçesine indim. Eylül sonlarıydı, serin bir rüzgar ağaçlarda uğulduyor, sicaplar dallarda kaçışıyordu. Gökyüzünde karanlık bulutlar dolaşıyordu. Geniş bir masada, neşeli bir öğrenci grubu vardı. Biramı içerken, tuhaf, hayvani bir korku hissederek hızla arkamı döndüm. Simsiyah gözleri doğrudan bana bakıyordu adamın. Gözlerini kaçırmadı. Hiç gülümsemeden başıyla şöyle bir selam verip, elindeki Yunanca yazılı kitabın kapağını kapattı, yerinden kalktı. Önüme döndüm, içimde duyduğum korkudan midem bulanarak tekrar arkaya baktım, ama kimse yoktu.

Korkulu düşler, karabasanlar yüzünden az uyurum genellikle. Gece ter içinde, muhtemelen kendi çığlık sesimle uyandım. Sert rüzgar ve yağmur perdeyi havalandırarak açık pencereden içeriye doluyordu. Yurdun, her katta bir mutfağı bulunuyordu. Eğer becerebilirsem kendime bir kahve yapacak, gördüğüm berbat düşü unutmaya çalışacaktım.



Oradaydı, ortadaki büyük masaya oturmuş, kahve içiyordu. Sanki beni bekliyordu. Kaçmayı düşündüm, ama derin, yumuşak sesi durdurdu beni; “kötü bir düş müydü?” “Evet,” dedim. “Her zamanki düşlerden biri.” “Kahve al kendine,”dedi. Kahveyi koyup, karşısına oturdum. Yarı kapalı gözleriyle bakıyordu ve şimdi daha az korkuyordum ondan. Sert çizgili yüzü, ucu gaga gibi sivrilmiş büyükçe bir burnu, dalgalı, ensesine kadar uzamış saçları vardı. Kaç yaşında olduğunu söyleyemem. Tuhaf, yaşı olmayan bir adamdı. Ya da onu gözleri dışında da tam olarak anlatamam. Gözleriyle beni hipnotize ediyordu sanki, bakakalıyordum onlara.

Siyah ceketinin cebinden kitabını çıkardı, masaya koydu. “Bu kitap,” dedi, “düşleri kontrol edebileceğini anlatıyor. Don Juan’ın öğretiler. Castaneda diye biri yazmış. Eğer istersen sana yardım ederim. Ama düşüne girmeme izin vermelisin.” Durdu. Başını yana yatırıp gözlerinde bir gülümsemeyi gezdirerek tekrar etti. “Bana izin vermelisin bunun için.” Güldüm. “Böyle şeylere inanmam,” dedim. “Senin inanıp inanmaman önemli değil,” dedi. “Ben inanıyorum ve seni düşünde gördüğün cesetlerden kurtaracağımı söylüyorum.” Bunu duyunca buz gibi terlediğimi hissettim. Karabasanlarımın ana teması olan cesetleri biliyordu. Hemen hepsinde, çok eskiden öldürülmüş cesetler ortaya çıkarılıyordu ve güya hepsini ben öldürmüştüm onların. Cesetler ortaya çıktıkça paniğe kapılıyordum ve dedektifler zeki sorularıyla çevremde sorular sorarak dolaşıyor, çemberi daraltıyorlardı. Eninde sonunda katil olan beni bulacaklardı. Ben, niçin ya da nasıl öldürdüğümü hatırlamıyordum. Sadece katil olduğumu biliyordum. Böyleydi düşlerim. Yargılayıcı gözler altındaydım hep düşlerimde. O, gözlerini bile kırpmamıştı bunu bildiğini bana bildirirken. “Peki” dedim çocukça bir meydan okuyuşla, “gel öyleyse, izin veriyorum.” Kalkıp gitti.

Bahsettiği kitabı biliyordum. Amerikalı bir antropolog olan Castaneda, tıbbi bitkileri araştırırken Yaqui Kızılderilisi Don Juan'la tanışıyordu. Don Juan büyücülük diyebileceğimiz yöntemlerle özellikle düşlere hakim olma konusunda bilgi veriyor; bu yöntemleri uygulamak için de, bir bilmecenin doğru yanıtı gibi gizemli, bir şarkı sözü gibi kıvrak adı dilimin ucuna kadar gelip gelip giden kafa yapıcı bir mantarın yenmesini öneriyordu. Kısaca hiçbir bilimsel, akla yakın bilgi içermeyen bir yığın saçmalıklarla doluydu bu kitaplar. Adamdan nasıl korktuğumu düşünüp, dalga geçtim kendimle.

Ertesi gün kuzinimin okuluna gittim, bir haftadır uğramamıştı okula. Arkadaşlarını bulup, beni mutlaka araması gerektiğini söylemelerini istedim. Odasının kapısına not bıraktım.

Adamı ne pub’da ne de mutfakta gördüm. Geç vakit uyudum. Düşümde ıssız bir çölde dolaşıyordum. Birden sela okunmaya başlıyordu. Bir adamın selasıydı. Dehşete kapılmaya başlıyordum. Çünkü adamı benim öldürdüğümü biliyordum. Camiye yaklaşınca cemaatin, adamın yıllar önce öldürülüp cesedinin bir duvarın içine gizlendiğini ve ev yıkılınca cesedin ortaya çıktığını söylediklerini işittim. Sert yüzlü dedektifler insanlarla konuşuyor, ipucu topluyorlardı. Benimle konuşmuyor ama bana kuşkuyla bakıyorlardı. Neden sonra kalabalık arasında onu fark ettim. “Herkes buraya baksın,” dedi. “ Bu bir insan cesedi değil ki. Sadece kukla.” Tabutu açıp, bir kuklayı iplerinden tutup oynatmaya başladı. Polisler dahil herkes gülüşmeye başladılar. Uzakta olan bana baktı. Düşümde sevinçten ağlamaya başladım.

Uzun zamandır bu kadar güzel uyumamıştım. Dinlenmiş, keyifli kalktım sabah. Adamı bulup teşekkür etmek istedim. Varlığı korkutucu olmaktan çıkmış, sevimli bir oyun arkadaşına dönüşmüştü.

Aşağıya indiğimde kuzinimle çarpışıyordum neredeyse. Bana sarılıp ağlamaya başladı. Romen sevgilisi başka bir kıza tutulmuştu. “Oturup konuşsan, belki bir yolunu bulursunuz, belki affedersin onu,” diye önerdim. Onu bir daha asla görmek istemediğini, okuluna döneceğini, kendini derslere adayacağını söyledi. “Peki,” dedim, “ sen nasıl istersen.”



Ertesi sabah için uçak rezervasyonumu yaptırdım. Kuzinimle şehri dolaştık ve akşam arkadaşlarıyla buluşup içtik. Gece huzurla uykuya daldım. Düşümde onu gördüm. Yatağıma geldi. Düşlerindeki cinsellik dozu ergen romantizmini geçmeyen benim için anlatmayı bırakın, düşünmesi bile utanç verici şeyler yaptık. Önce çok çekingen davranan kendime bunun sadece bir düş olduğunu söyleyip durdum. Sonrasında olan biten sadece bir düşte olabilecek kadar ayıp şeylerdi. Sabah uzun uzun gerinip, yataktan fırladığımda komodinin üstünde gördüğüm kitapla donup kaldım. Adamın eski, sayfaları kıvrık Yunanca kitabıydı. Kapıyı kontrol ettim, kilitliydi, gece buraya gelmiş olamazdı. Ama bu kitap nasıl… Usançla yatağa oturdum. Gerçekte asla yapmayacağım, şiddetle karşı çıkacağım dün geceki düş serüveni, sadece bana ait değil ona da aitti. Ve iki kişinin aynı anda gördüğü düş, düş olmaktan çıkardı artık. Hızla giyinip, onu aradım. Onunla konuşacak, bir yolunu bulup olayı rasyonalize edecek, kendime ve ona bunun akla yakın bir açıklamasını yapacak, sohbeti, bu düşü hiç yaşanmamış sayabileceğimiz bir noktaya getirecektim. Yurt idaresine sordum, tarif ettiğim gibi bir konukları hiç olmamıştı. Onlara elimdeki Yunanca kitabı gösterdim. Bana kuşkuyla bakıp, başlarını salladılar.

Aradan aylar geçti. Burada ve renklerin peşinde yaptığım yolculuklar sırasında hala ara sıra düşüme geliyor. Bazen beni karabasanlarımdan korumak için bazen de başka şeyler için.

not: yazıdaki bilmeceyi de farkettiniz umarım:)

04 Temmuz 2009 Cumartesi

erhan bey beni mimlemişti-1

"Hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?"




Akşam yemeğini, kentimizin yeme içme mekanlarıyla pek de alakası olmayan kuytu bir köşesinde, müdavimleri dışında kimsenin bilmediği bir lokantasında yerim. Dün akşam, lokantanın her zamanki tuğla duvarlı, az ışıklandırılmış köşesinde bulunan masamda yemeğimin gelmesini beklerken karşı masada onu gördüm. Yaşlıca bir adam, incecik ve çok hoş giyinmiş.* Bir yandan şarabını içerken bir yandan da okuduğu kitaptan notlar alıyor. Garson’dan hesabı getirmesini isterken, kitabı şöyle bir kaldırıyor ve kitabın Prag hakkında yazılmış bir gezi kitabı** olduğunu fark ediyorum. Kitaptan gözümü kaldırdığımda, güzel gün görmüş bakışlarıyla karşılaşıyorum. Hayret, hiç utanmıyorum. Telaşlanmıyorum da. Hatta;

“Ey vapur, beni de götür yanında! Ey gemi, çal beni buradan! Uzaklara, çok uzaklara götür! Burada çamura dönüyor bütün gözyaşları!” diyorum.

Gülümsüyor ve


“Orada yıldızlar gördük
Ve dalgalar, kumlar gördük,
Ve onca krize ve umulmadık felakete rağmen,
Burada sıkıldığımız kadar sıkıldık,” diyor.***

Gülümsüyoruz. Garsona hesabı ödeyip kalkıyor, masamın yanından geçerken bir an durup bakıyor. Bakıyorum. Bakışıyoruz. O an gerçekten de onunla Prag’a kadar gidebileceğimi, Prag’ın eski mahallelerinde dolaşıp, ünlü Çek biraları deneyeceğimizi, çok eğleneceğimizi biliyorum. O da biliyor. Masada duran elime şöyle bir dokunup, “hoşça kal” diyor.

* Adam nereden baksan Murat Belge'yi çok andırıyor. O değil elbette. O, Prag hakkında bir gezi kitabı yazıyor olurdu.
** Kitap, Dost Yayınlarından çıkmış, Dorling Kindersley kitabı.
*** İki şiir de Baudelaire'den.

Elbette elbette... unutuyordum neredeyse. Ben de Sahip'i, Halid'i, Pusarık'ı mimliyorum. Hadi bakalım, gözler kütüphaneye!

03 Temmuz 2009 Cuma

cuma üzümü


beyaz için hiç birinizden bir cümle, bir sözcük, bir çığlık, bir mırıltı, bir fısıltı, bir inilti olsun duyulmadı. neden, diye soracağımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. sormayacağım. keyfiniz bilir.

şu resimden yavaşça sarıya mı geçeceğiz sanıyorsunuz? hayır efendim, ne münasebet. beyaz hakkında konuşmadan, beyazı bir güzel ve keyifle kirletmeden şuradan şuraya gitmiyoruz. diyorum bak, aşağıda bekliyeceğim sizi, geldiniz geldiniz; yoksa oraya bir kulübe inşaa ediyorum, kendime beyaz bekçisi adında bir unvan icat edip orada yaşayıp gidiyorum. siz ne tatlı üzümler, ne şeftaliler, ne incirler, ne karpuzlar yiyeceksiniz bu arada. ben bekleyeceğim; siz mandalinalara, portakallara, elmalara geçeceksiniz, ben yaşlanacağım, saçlarım beyazlaşacak, derme çatma kulübeme girip dikiş makinamda kendime beyaz bir kefen dikeceğim. vasiyetimi kefenimin üstüne yazacağım, tüm oyuncuların isimleri olacak orada. artık ölmeye yakın olduğum için, bir ihtiyarın belleği nasıl beyazlaşıp, aklında sadece çocukluğu kalırsa, öyle bağışlayacağım sizi. her birinizi neden sevdiğim yazıyor olacak orada. bunlar size ait sırlar olacak, meğer orada bir sandalyede duvara dönük otura otura ermiş olmuşum, bilge olmuşum, neden sevilebilir insanlar olduğunuzu siz bilmezken, ben biliyor olmuşum.

ne yapacaksınız? bekleyecek kadar sabırlı mısınız? yoksa hayatı daha mı önemsiyorsunuz? siz bilirsiniz. siz, bilirsiniz.



not: bu arada ben buenos aires'ten kulübem için ağaç almaya gidip geliyorum hemen.

30 Haziran 2009 Salı

kuyruklu beyaz

İşlediğiniz bir kabahat yüzünden yargılayıcıların karşısına çıkarken üstünüzde beyaz bir giysi olması gerektiği öğüdünü verirler. Beyaz, masumiyet iddianızı güçlendiren bir renktir çünkü. Gelinlerin ve bakirelerin rengidir. Dokunulmamıştır.

Her ne kadar şeytanın, ayrıntıda, kuytuda, gölgelerde, karanlıklarda gizli olduğu söylense de bana kalırsa şeytan bizzat beyazda, apaçık ortada olanda gizlidir. Bu, onun alaycılığının, oyunbazlığının, şakacılığının, insan ruhuyla giriştiği rekabetçi karakterinin bir yan ürünüdür. Meydan okur ve bence gayet dürüsttür. Size önerdiği anlaşma, günümüzde şirketlerin yaptığı gibi küçücük puntolarla yazılmış değildir ve okumanıza fırsat vermeden acil olarak imzalamanız için kalemi elinize tutuşturmaz. Sizi, anlaşmanın koşulları ve sonuçları hakkında aydınlatır ve kabul etmeniz için üstünüzde baskı filan kurmaz. Öyle yapsa, eğlenceli olmazdı onun açısından. Sizi, ruhunuzla karşı karşıya bırakır ve insan olma serüveninizde kendinizi tanımanız için en büyük fırsatı tanır. Tanrı, şeytanla karşılaşmamış, karşılaşıp, ruhunun masumiyeti ve kalbinin gizli günahkar isteklerini bir terazide tartmak zorunda kalmamış insanlardan korusun bizi. Hiç bir şeyden anlamaz onlar.

Şeytan tüm zafiyetimizi bilir ve her beyazın içinde patlamaya her an hazır bir bomba gibi zonklar. Beyaz, tüm günahları potansiyel olarak içinde tutar, geri kalan bütün ışığı yansıtarak elbette.

Michael Jackson öldü. (pardon, güm! diye atlayınca bu konuya biraz ürküntü yarattı:)Cildi süt kadar beyazdı. Onun beyaz olma ısrarı beni nasıl da hüzünlendirirdi. Utandırırdı da. Michael Jackson eğer on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşamış olsaydı, o dönemde çok yaygın olan “gençlik goncası” adında makyaj malzemelerini kullanırdı. İçeriğinde bol miktarda kurşun beyazı bulunduran bu krem ve makyaj malzemeleri eski Mısırlı, eski Romalı ve Japonya’da geyşaların da bolca kullandığı bir üründü ve sonucu ölümcüldü. Cildi bembeyaz ve çok genç gösteriyordu ama resmen zehirliydi. On dokuzuncu yüzyılda bu ürünlerin zehirli olduğu bilinmesi gerekiyordu artık, ama ne gam, kadınlar aldırmıyordu buna. Zehirli alaşımı sürdükleri yüzlerinde, melankolik ve romantik bir genç kadının solgunluğu beliriyordu. Kurşun beyazının verdiği zarar, onları daha da çekici gösteriyordu; başka bir aleme aitmiş gibi meleksi bir tarz. Bedende başlayan uyuşukluk, geceleri başlayan uykusuzluk, bileklerde başlayan mavi lekeleri gizlemek için kol yenlerinin ellere doğru çekiştirilmesi, onları sevimli ve romantik gösteriyordu muhtemelen. Viktoryen şairler, aşık oldukları bu bembeyaz yüzlü hayaletimsi kadınlar için kaç sone yazmıştır kim bilir.

Michael Jackson, böbreklerinin iflas edip, müthiş bir halsizlikle dans etmesini engelleyen bu beyazlatıcı mamülleri kullanmış olsaydı, ellisine varmadan ölürdü. Çocukluğunu zehir eden babasına, kardeşlerine, medyaya ve dünyaya kapkara gelmesine izin veren Tanrı’ya sürekli isyan eden, sahip olmadığı çocukluğunu, odasında bir sürü sümüklü veletle saatlerce çizgi film izleyerek geri almaya, kara tenini ve etli yüz hatlarını cerrahların elinde dehşet acılar pahasına dönüştürmeye çalışan Michael Jackson, ölürken kalbi kırıktı belki ama dilediğince beyazdı. Çok şükür, bununla teselli bulabiliriz.


Zehirli güzellik goncasının neden olduğu hastalığın ilerleyişi, beyaz olma konusundaki ısrara ve onu ne sıklıkta kullanıldığıyla ilgiliydi muhtemelen. Hastalığın tedavisi içinse en popüler ilaç, bembeyaz süttü. Şeytan kıs kıs gülüyordur herhalde beyazı kullanarak insanlarla oynadığı oyun sahnelenirken.




Bir kadın var. Tabloda. Beyaz bir perdenin önünde dikilmiş, beyaz giyinmiş, elinde de leylak tutuyor. Yüzü beyaz değil galiba, şansına, güzellik goncasını kullanmamış olmalı ki, kırmızımsı daha çok. Amerika asıllı İngiliz Whistler yapmış bu tabloyu. Ressamı çok ünlü, macera dolu bir hayatı var. Ama onu geçelim, tabloya dönelim. Bu, beyazlığıyla başdöndürücü tablodaki kadının ayaklarının altında posttan bir yaygı var, postun sahibi, kurt ya da ayı galiba. Bu yabani baş, ağzını tehditkar biçimde açmış bize bakıyor. Tuhaf bir resim, kadının duruşu da bana sevimsiz geldi. Öylece durmuş, poz vermiş. Eleştirmen Philip Gilbert Hamerton, resimlerine noktürn, armoni, senfoni gibi müziksel isimler vermeye bayılan ressamın, Beyaz Senfoni No1: Beyaz Kız adlı bu tablosunun hiç de beyaz olmadığı yolunda şikayetini ilan etti. “Bi kere,” dedi, “herkes resmin sarı, kahverengi, mavi, kırmızı ve yeşil renkler içerdiğini görebilir.” Ne çocukça bir isyan. Küstah ressam Whistler, fırsatı hiç kaçırmadan alayla sordu: ”Öyleyse Senfoni Fa başka nota içermeyip Fa, Fa, Fa’nın tekrarından mı ibaret olacak? Aptal.” Whistler evet çılgındı, özellikle konu beyazken beyaz arka plan yapacak kadar çılgın hem de. O zamana kadar bu yapılmamıştı. Olağandışı bir cüret!

Hımmm… doğrusu benim derdim bu değil. Şimdi, beyazlar içinde olmakla ve o dümdüz duruşuyla bize hakkında iyi kötü hiçbir yargı oluşturma şansı tanımamakla şöyle böyle bir masumiyet duygusu veriyor resim. Ama ayaklar altındaki o post ne öyle!? Resimdeki modelin adı, Joanna Hefferman ve ne kadar da ağırbaşlı görünüyor. Ama biz gerçeği biliyoruz. Whistler ona “Ateşli Jo” adını takmış ve 1861 kışını birlikte Paris’teki o atölyede geçirmişler. Tutkuları öyle dallı budaklı bir şeymiş ki, Whistler’in annesi, koyu dindar şu kadın


bu ilişkiye taa Amerika’dan engel olmak için epey uğraşmış. Whistler'in, beyazlı tablosunu yaparken kullandığı kurşun tozu yüzünden ayakları yerden kesiliyordu belki ama ayaklarını yerden kesen daha çok bu Ateşli Jo imiş. Ve evet, Jo’nun ayaklarının altındaki bu vahşi bakışlı post, üzerinde birlikte geçirilen şehvetli çalışma saatlerinin anısını resmediyor galiba. Beyaz resim hiç masum değil yani, tamam mı, ve şeytan kızın elbisesindeki kurşun tozunda ve daha çok üstünde eğlenceli saatlerin geçtiği çok açık postun sahibi o kurdun gözlerinde. Bakınız arkadaşlar, gördünüz mü?

Şimdi, bu Michael Jackson ağıtçısı, elalemin aşk hayatına burnunu sokan uyduruk resim eleştirmeninizin size bir bilmece sorması işin icabı. Ressam hakkında sormayayım. Kurşun beyazının nasıl elde edildiği gibi sıkıcı bir soru da sormayayım. Şunu sorayım; gençlik goncası denilen ve içeriğinde kurşun beyazı bulunan bu zehirli mamülün neden olduğu hastalığın adını sorayım. Hı hı, evet bunu sorayım. Bu gıcık soru için ipucu olarak hastalığın bir gezegen adından türetildiğini söyleyeyim. Durun bakayım güneş sisteminde bu kaçıncı gezegendi… 6. hımm… çok manidar arkadaşlar, şeytanın rakamı! Bu gezegen, etkisi altında doğana karanlık getirir biliyorsunuz…. Uuuu çok korkunç, çok şeytani, korkudan bembeyaz kesildim...

ben whistler'in bu tablolarını seviyorum işte.