
tam bu sırada talih yüzüme gülmüş, hükümdarımız, geleceği güneşin doğduğu yerde, doğuda görmüş, bura memleketlerle sıkı fıkı ilişkiler geliştirmekteydi. cesaretimi toplayıp, hükümdarın müneccimbaşına gittim. ona gördüğüm düşleri, basralı hasan'ın kulağıma fısıldadığı efsunlu kelimeleri bir bir anlattım. müneccimbaşı, gelecek şevval ayında hükümdarın basra'ya yapacağı ziyarette beni de götürmeye söz verdi. oraya giderken erkek kılığına girmem hem kendi güvenliğim hem de ekibin huzuru için önemliydi. basra'ya kadar elinden gelen yardımı yapacak, beni kollayacaktı; ama ondan sonrasına karışmazdı.

hükümdarımız, bakanları ve ona eşlik eden tacirleri ile yola çıktığında ben de onlarla birlikteydim. basra'ya yaptığımız seyahat allah'ın izni ve hükümdarımızın inayetiyle çok kolay geçti. basra'dan sonra, hasan'ın ancak altı ayda aldığı yolu ben, zamanımızın hızlı ulaşım araçları ile altı günde aldım. yanıma, basra'da müneccimbaşı'nın adını verdiği iranlı bir sihirbaz almayı ihmal etmedim. ona cömertçe sunduğum altınlara pek itibar etmese de, benimle gelmeye karar vermesinde etkili olmuştur. hint okyanusu'nda gemiyle giderken bir kez fırtınaya yakalandık, çok şükür, merhameti büyük olan allah yola devam etmemi istedi, kurtulmayı başardık. karaya çıkınca, basralı hasan'ın dediği gibi, sihirbazı önümüzde yükselen dağın eteklerinde kendi haline bırakmam gerektiğini biliyordum. sihirbazdan biraz uzakta durup, onu izlemeye başladım.

sihirbaz, eşyalarının arasından bakır bir dümbelek ile altınla süslenmiş gümüş bir tokmak çıkardı; tokmakla kösü dövmeye başladı. bana öyle geldi ki bu tılsımlı sesle dağ inildemeye başladı. bir süre sonra yerden toz bulutu kalktı ve hayret, toz bulutları üç güzel deve şeklini aldı.

ben bu develerden en alımlısına bindim; sihirbaz ve diğer develerle birlikte yola çıktık. yedi günlük bir yolculuğun ardından kızıl altından dört sütun tarafından desteklenmiş kubbeli bir bina gördük. bu güzel sarayda bir hükümdarın kızları oturuyordu. hasan demiş ki; "bu kızlar, seyyaha gideceği yeri unutturmaya çalışır, aman dikkat!" kızlar beni erkek sandıkları için hafızama müdahale etmek istedikleri oyunlar arsında beni nahoş durumda bırakanları da vardı, ama atlatmayı başardım. orada iyice dinlenip çıktık; yolumuza sekiz gün daha devam ettik. sonunda görmeyi umduğum dağı gördüm. doğudan batıya doğru uzanan bulut kümesi gibi görünüyordu dağ.

ne yazık ki kolayca aşağı inmeyi sağlayan bir yol yoktu. ben de hasan gibi dağın diğer tarafından aşağıya indim ve hasan kadar talihli olmayı umarak fırtına dalgalarının beni kumsala taşımasını umdum.
basralı hasan'ın düşlerime girerek, beni niçin bu maceraya davet ettiğini anlamış değilim. bir kez daha düşüme girsin ben de ondan hesap sorayım, diye bekliyorum, ama yok. ancak şundan eminim ki, lusin'in arkadaşları olan sizler de hayatın anlamının belki de bulutlu dağın tepesinde olduğunu düşünebilecek kadar hayalperestsiniz... sizler de merak duygusunun, engellenemez, kaygan kuyusunda yuvarlanmaya teşnesiniz... ve işte bu nedenlerle sizler de benim gibi bir "bulutlu dağ" macerası yaşamak istersiniz, biliyorum:) ama önce bu maceranın geçtiği kitabın adını bulmanız ve talimatlara harfiyen uyup, talihinize güvenmeniz gerek. yüce allah, yarattığı dünyanın anlamını merak eden kullarına yardımcı olsun.
bundan sonraki maceram, ki gönüllü olursanız sizi de seve seve götürürüm; intiharlar nehri ile sarılmış gece şehri'ne gitmek. ama önce gece şehri sakinlerinin arasında rahatça dolaşabilmemizi sağlayacak maske edinmemiz gerek. yüzümüzü taştan yapılmış gibi ifadesiz; sağır ve körmüşüz gibi anlamsız gösterecek bu aşınmış yüzlere sahip olmamız çok önemli. ama belki öyle umutsuz, öyle mutsuz bir zamanda gideriz ki bize maske filan gerekmez.























