17 Nisan 2009 Cuma

"Yeşil olmak kolay değil." Kermit

Yeşil'in Sırları I



Londra'da Ulusal Galeri'de bulunan Van Eyck'in bu resmi, onbeşinci yüzyıl sanatının en tartışmalı eseridir. Siz ne düşününürsünüz bilemem, ama ben her seferinde gözümü alamadan bakarım bu resme. Resim beni huzursuz eder. Bir keder, üzüntü resimden itibaren yayılır gibidir. Gizemli bir suç, müstehcen bir aile hikayesi, mahrem kalması zorunlu cinsel bir ayıp gizleniyor gibidir. Ressam, bu sırrı çözmüştür de açıklaması yasakmış, o da çok zekice ve gizli kodlar kullanarak seyirciye gizi tarif ediyor gibidir.

Tablonun, "Arnolfinin Evliliği", "Giovanni Arnolfini ve Eşinin Portresi" isimleri, resim hakkındaki tartışmayı da gösterir nitelikte. Resmin, Giovanni Arnolfini adlı zengin bir tüccar ile genç gelini Giovanna arasındaki evliliği gösterdiğine inanılıyor. Ancak gerçekte evlilik portesi olup olmadığı hakkında çok az insan anlaşabilmekte.

Resimde ilk dikkati çeken gelinin yemyeşil etekliği. Kadının hamile olduğu açıkça görülmekte. Gerçi bazıları o yılların Flaman modasına uygun olduğunu söylüyorlar etekliğin. Ama niçin yeşil? Onbeşinci yüzyıl Bruges'ünde yeni evliler konumlarını ve zenginliklerini kermes kırmızısı ile teşhir ederlerken bu yeşil de neyin nesi?

Çift elele tutuşmuş yatak odasında duruyorlar. Aralarında sevgililiğe ilişkin bir duygu hissediyor musunuz? Erkek, paltosu, şapkasıyla evden bir an önce çıkmayı isteyen yaşlı ve soğuk koca gibi durmuyor mu? Sağ elini kaldırışında karısının bir talebini reddeder, onu sınırlandırır, sen şimdi sus, der gibi bir hava yok mu? Kadın başını ondan yana çevirmiş ve reddedilmenin üzüntüsünü saklamak için bize de bakmamış. Tanrım, ikisi de ne mutsuz!

Odada çok büyük, kırmızı bir yatak var ki, bu, kadının hamile olduğu duygusunu kuvvetlendiriyor. Tam karşıda bir ayna var. Aynada görünen kırmızı sarıklı adam, ressamın ta kendisi. Ressam bize resimdeki mutsuzluğun sırrını oradan fısıldıyor sanki. Aynanın çevresi, İsa'nın Acıları'ndan sahnelerle ve bakire şehit olan St Catherine'nin işkenceyle öldürülüşünü anlatan on adet çubukla süslenmiş. Ahşap sandalyede Antakyalı St. Margaret'in, doğumun koruyucu azizesi olan bakire şehidin küçük bir gravürü var. Acı! Acı!

Resim tümden acımasız bir ilişkiye işaret etmiyor mu sizce de? Karyoladan sarkan toz fırçası, kadının evdeki görevini simgeliyor olabilir ama, neden öyle, bir ganimetmiş gibi yukarıya, yatak başlığına asılmış? Bu eşya bir cinsel tacizi simgeliyor da olabilir pekala. Resim 1434 yılında yapılmış ve fakat Armonfiller 1447'de evlenmişler. Tümden büyük bir gizem!

Pencere kenarındaki elmayı farkettiniz mi? Ressam, resmen düşüşten sonraki Adem ile Havva'yı hatırlamamızı istiyor burada. Kadının elbisesi de bu fikri destekler nitelikte: Bahçelerin ve bereketin simgesi yeşil renkte.

Dönüp dolaşıp şu yeşile geliyorum. Size bu yeşil boyanın adını soruyorum. Zor bir soru ama sonra size bu boya hakkında geniş bir bilgi verince çok hoşunuza gidecek. Biraz araştırın bakalım, neymiş bu yeşil boyanın adı ve dahası fikir yürütürseniz, Van Eyck'in bu yeşili kullanmasında gizemli bir neden var mıymış?

not: ayna ile avize arasında bir yazı var dikkatinizi çektiyse. orda, "jan van eyvk buradaydı, 1434" yazıyor. aynadaki kırmızılı adamnın van eyck olduğunu biraz da ressamın kendi tablosu olup olmadığı tartışmalı resmi "kırmızı örtülü adam" tablosundan çıkartıyoruz.

ayrıca: kendimi bu bilmeceyi yazarken şey gibi hissettim, hani yoklukları kargaşaya neden olabilecek başbakanların, generallerin hasta oldukları titizlikle gizlenir, makyaj ve full vitamin verilip halk önüne çıkarılır ya, öyle. bayan lusin'in hastalığı geri dönülmez bir karmaşaya sebebiyet vermesin diye, o açıdan buradayım yani. bir de yatakta sıkıntıdan patladım diye. hadi çalışın. duman, sen de içinde yeşil olan bir şiir yaz. bak çok fena hastayım, ölürsem ne kadar üzülürsün. öhö.. öhö... hadi... yaz... öhö. halid, sen de film sormuyorum diye küstün mü bana? öhö... öhööö küsme

***


neo için!
neo'cuğum, bu fular fena değil, ama ben küçücük ve boynun ortasında düğümlenen bir fuların daha çok yakışacağını düşünüyorum, yeşil gözlüklerinle. saçın da kısacık olmalı ama kıymayalım şimdi onlara, sen şöyle dağınık bir topuz yaparsın:)








duman için

yıldızların vurduğu durgun, karanlık suda beyaz ofelya,
büyük, beyaz bir zambak gibi,
gelin esvapları içinde dalgalanmada.
uzak ormanda yerlilerin gürültüleri.


mahzun ofelya, beyaz bir tayf gibi, yıllardır
dolaşır bu siyah nehrin suları içinde.
deliliği içinde bir şarkı mırıldanır,
bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde.


rüzgâr göğsünü öper ve açar yaprak yaprak
sularda ağır ağır savrulan etekleri.
söğütler omuzlarına sarkar ağlaşarak,
hulyalı alnına eğilir su çiçekleri.


dört bir yanına üzgün nilüferler dizilir.
uykudaki bir ağaç uyanır, zaman zaman;
bir yuvadan küçük bir kanat sesi yükselir;
sihirli bir şarkı gelir altın yıldızlardan!

12 yorum:

darma dedi ki...

bizim zamanımızda buralar yemyeşildi...

lusin dedi ki...

hımmm... hımmm... ne diyeyim şimdi ben sana! beni bu cümle ile mi göndereceksin,darma? gitsem gitsem cennete giderim şekerim, orada da herkesin kapasitesi zaten böyle cümle kuracak kadar. hani ayaklar altında ezilen yabani naneler, hani zehir yeşilleri? insan içine azıcık macenta, birazcık duman filan karıştırır öyle söylerdi hiç değilse. cık, cık, cık. aşkolsun.

dreamsact dedi ki...

:)

lusin dedi ki...

oyyy! kim gelmiş! halid gelmiş! ne güzel de gülümsermiş. bak, başlığa senin sevdiğini bildiğim kermit'ten alıntı yaptım. hoşuna gitti mi? gitti, de. sonra bana renklerden bahset, şu sevdiğimiz renkler kalmıştı, dünyanın harikalarından, ki onlara ad vermeyelim istiyorum da, diyebilirsin.de! ben anlarım, işin içine renkler girince çocukça bir bilgelikle süslü adlara vurdumduymaz kalmayı.

ama yine de neo'cuğum sana güveniyorum bu boyanın adını bulmak konusunda. atilla bey'in yine beni sevinçle zıp zıp zıplatacak bir açıklama yapmasını da bekliyorum. sizlerin de, işte hepininiz, içinde ister yeşil geçen şarkılar, ister "ben yeşilim!" çığlıkları ne olursa söylemeniz kabul edilebilir bir yanıt olacak.yeter ki içinde bir parça yeşil leke olsun.

ve duman, duman'cığım "gitsin diye baharı gagalayan bir sürü kuş" dizesinden bir sürü yeşil yaprak saçılır ortalığa biliyorum ama gelip adlı adınca buraya da yazman gerek, tamam mı!

duman dedi ki...

daha gece,ama onun
iki rengi vardır,
bir mavi ki alır
ağaçların doruğu yeşilinden
bir ateşin parlak olması gibi
bonnefoy

hasta ziyareti kısa olmalı.

lusin dedi ki...

duman... ne güzel!
ziyaretinin tek kötülüğü ise kısa olması.
yine gel, uzun uzun kal, ben iyileştim çünkü.

neolitik hanım dedi ki...

güveninizi boşa çıkarmadım ve de buldum lusinciğim. yeşil rengin adı "verdigris" imiş. kökeni 1066-1470 yılları arasında konuşulan ve kabaca "ortaçağ ingilizcesi" olarak adlandırılan dildeki "vertegrez" kelimesine dayanıyormuş. o kelime de ingilizce'ye eski fransızca'dan geçmiş: "verte grez" yani vert-de-Gréce - green of Greece (Yunan yeşili) manasına geliyormuş. türkçe'de de bakır pası, bakır yeşili olarak kullanılıyormuş. ton olarak da maviye çalan parlak, canlı bir yeşilmiş.

peki bu özel yeşil renk nasıl elde ediliyormuş? bakır, pirinç ya da bronz gibi maddelerin açık havaya, deniz suyuna uzun süre maruz kaldıklarında etraflarında oluşan tabakadan... 19. yüzyıla kadar yeşil boya elde etmek için kullanılan en yaygın pigment imiş. yalnız biraz hercai (orijinal metinde böyle geçiyordu :) bir yapısı olduğundan resimde kullanmak üzere hazırlarken özel bir takım hazırlıklar, tabaka üzerinde hemen cilalama yapmak (yoksa rengi solabilirmiş) gerekiyormuş. yağlı boya resimde ilk sürüldüğünde rengi tonu mavimsi bir yeşilken, bir ay sonra yaprak yeşili kıvamına geliyormuş ve stabil hale gelip bir daha değişmiyormuş. bu rengi kullanan ünlü ressamlar arasında van eyck başta geliyormuş. değişmeyen pigmentler bulunup yaygınlaştıkça verdigris giderek ressamların gözünden düşmüş.

ve rengin manasına gelince, bazı kaynaklar tablodaki gelinin üzerindeki yeşil giysinin doğurganlığı temsil ettiğini, kadının sarkan etekleri toplayıp karnında birleştirmesinin de hamileliğe ve kadının çocuk doğurma isteğine bir gönderme olduğunu söylüyor. (henüz hamile değilmiş yani, bir mesaj imiş o duruş :)

ay ders verir gibi bi sürü şey yazdım, gözlüğü de takınca iyice bi öğretmen havası geldi bana zati, yok olmaz bu kadar ciddiyet! şimdiye kadar yazdıklarımı unut lusinciğim, aslında erik yeşiliymiş o, ama özellikle henüz olmamışken, "hadi eriklere dalalım" diyen sabırsız çocukların topladığı ve ağızlarına doldurup kamaştıkları eriklerden alıyormuş adını :)

neo
the uydurukçu

lusin dedi ki...

ah neo'cuğum, sana güvenebileceğimi biliyordum! elbette bu boyanın adı ingilizce'de verdigris, "grek yeşili". almanlar ona ispanyol yeşili anlamında gruenspan derler. biz ise zencar deriz. ne denirse densin, bu boya araplar yoluyla gelmiş batı'ya.

leonardo da vinci, "göz için çok güzel ama dayanıksız. hemen verniklenmezse toz olup uçar," diye uyarır. italyanlar bu uyarıyı bilmiyor olmalılar ki manzara resimlerinde bir zamanlar yeşil niyetine boyadıkları yerler daha sonra kahverengiye dönmüş ( bkz. baldovinetti ve domenico veneziano'nun resimleri).

ancak flaman ressamlar, özellikle van eyck sıklıkla ve başarıyla kullanmışlar bu boyayı.
resimde kullanılan zencar, evlerimizde kullanılmadı mı? elbette kullanıldı, işte bir örnek, ABD başkanlarından george washington'un virginia'da mount vernon'daki küçücük evinin bazı odaları bu yeşildendir. britanya'ya karşı savaşan kıta ordusunun başkumandanı iken, evinin dekorasyonu ile ilgilenen akrabasına yazdığı coşkulu mektuplar bulunuyor bu konuda (savaşın ortasında uğraşacak daha ciddi sorunları yok muymuş, diye sorabilirsin, ama canım savaştaki bir adamın ne yalnız ve sıkılmış olduğunu düşünürsek ona hak verebiliriz. nitekim evinin palladyen penceresinden görünen bahçe manzarası ile birlikte duvardaki bu yeşil çok kışkırtıcı olmuş, uğraştığına değimiş:)

bizdeki ve iran minyatürlerindeki kır manzaralarında da zencar sıklıkla kullanılmış. hatta on altıncı yüzyılda şair aşığına şöyle bir şiir de yazmış: "senin güzel dudağına benzeyen gülen yeşil müşfikçe fısıldıyor" ıyyyk, ceset gibi mi yani sevgilim?!!! ama şöyle yararlı bir bilgiyle devam etmiş:"safranı zangarla (zencar)karıştır ve kalemini onunla zarifçe çek". hımmm...peki. işte sana formül! demek ki zencarın o muhteşem yeşili kararmasın diye ne yapmak gerekiyormuş? zencarı safranla karıştırmak gerekiyormuş. gerçi şiir okumayan minyatür sanatçılarının kır manzaralarında yeşil yerine kahverengi görünmeye devam etmiş. oysa ince ruhlarını biraz da şiirle besleselermiş... neyse geçelim. iyi ama ölçü ne olacak? ben sana söyleyeyim; üç ölçü zencara bir ölçü safran karıştırırsan bu işini görür, hayal edebileceğin en mükemmel çayırlara kavuşursun neo'cuğum. yeşil çerçeveli gözlüklerinle zencar yeşilinde kitap okuyan seni görür gibi oluyorum şimdiden. muhteşem!

evet evet, bu boya, dediğin yöntemle elde ediliyor. bir bilgi daha vereyim de erkek çocuğu oyuncularımızın da ilgisini çeksin. sadıki afşar bey tarafından yazılmış on yedinci yüzyıl metni kanunü's suvar'da, "ince bakırdan yapılmış enli kılıçların" kuyuya asılması ve bir ay bekletilmesi isteniyor.

hımmm... van eyck belki doğurganlığa, kadının hamile kalma isteğine gönderme yapıyordu. belki de değil. van eyck zencarın baştan çıkarıcı yeşilinin zamanla karardığını düşünüyordu yine de. hatunun düşüşünün bir simgesi olarak zamana yayılan bir anlam yüklemek istedi??? belki, diyorum neo'cuğum, zorlama olduğunu farkındayım:)

çok, çok teşekkür ederim. sana güzel bir hediye bakınayım ben.

pusarık dedi ki...

dün çok çok uğraştım ama yorum yollayamadım evde... iyileştiğine sevindim diyecektim bir de 'al hirt - green hornet' çalsam senin için kanlı canlı bir dönüş hediyesi olarak kabul eder misin diyecektim?

(merakım heyecanlanıyor şimdiden :))

lusin dedi ki...

kabul etmez olur muyum hiç!
çok teşekkür ederim pusarık.

pusarık?... şeyi anlamadım; neyi merak ediyordun? kafamın karışıklığını ilaçlara ver sen, bir söyle beş yaşındaki bir çocuğa der gibi.

neolitik hanım dedi ki...

pek güzelmiş bu yeşil fular, ben de dedigin tarzda seviyorum fuları, hem artık saçlarım da kısa epeyce. teşekkür ederim çok :)

pusarık dedi ki...

benim tecrübem şimdilik sadece 1-2 yaş arası, yeğenimle sınırlı... 5 yaş neyi anlar anlamaz pek kestiremiyorum ama sanırım yarına kadar anaokulu öğretmeni tanıdıklardan akademik destek sağlayabilirim.

açıkçası yeni bilmeceler neler diye merak ettim, fakat oyun bozanlık etmeyelim... hımmm ben yine de bir buçuk yaşa göre bir deneyeyim olmazsa bakalım yarına ;)

şimdi kuzum, sen uf oldun ya böyle yataklarda yattın sana çorbalar içirdiler, ilaçlar yutturdular hani, amcalar yataktan çıkma diye kızıp parmak salladı ya, ben bekledim burda, yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz geleceksin diye... sana şeker müzikler baktım, kitaplar aldım belki oynarsın diye, işte hep ne oyunlar oynarız seninle diye merakla iyileşmeni bekledim durdum... lusin pabucu yarım çık dışarıya oynayalım, tamam mı canım?

biraz daha uzatırsam havaya girip iş arkadaşlarıma agucuk yapmaya başlayablirim :P