10 Kasım 2009 Salı

macera aşkına



düşlerimde, adının basralı hasan olduğunu söyleyen eski arap giysili, başı sarıklı bir adam, kulağıma tuhaf hikayeler fısıldıyor, sislerin arasında kaybolmadan önce "gel" diye işaret ediyordu. basralı hasan ismi bana hiç bir şey çağrıştırmıyordu. evimin eski el yazmaları bulunan gizli rafında bulduğum parşömenler de bu ad hakkında hiç bir bilgi vermiyordu. nihayet aradığımı kütüphane-i umumi-i osmani'de, 'gizemli bilimler, hayali yerler" odasında saklı eski bir elyazması eserde buldum. bu eseri basralı hasan bizzat kendisi yazmıştı. a3 kağıdı büyüklüğündeki sayfaları okudukça heyecandan nefesim kesiliyordu. ama asıl şaşırtıcı olan hasan'ın yaşadığı o inanılmaz macera değil, bu maceranın sadece ben okuyayım diye yazılmış olması; onunla aynı maceraya atılayım, diye kitapta benim için işaretler bırakılmasıydı. her sayfa sırayla benim adımın baş harfiyle başlıyordu. ancak restorasyon sırasında kitabın iki sayfası yanlış yere raptetilmiş, "lunis" olmuştu. bu durum, basralı hasan'ın maceralarına atılmış, onlarca seyyahın neden başarısız olduğunu açıklıyordu.


tam bu sırada talih yüzüme gülmüş, hükümdarımız, geleceği güneşin doğduğu yerde, doğuda görmüş, bura memleketlerle sıkı fıkı ilişkiler geliştirmekteydi. cesaretimi toplayıp, hükümdarın müneccimbaşına gittim. ona gördüğüm düşleri, basralı hasan'ın kulağıma fısıldadığı efsunlu kelimeleri bir bir anlattım. müneccimbaşı, gelecek şevval ayında hükümdarın basra'ya yapacağı ziyarette beni de götürmeye söz verdi. oraya giderken erkek kılığına girmem hem kendi güvenliğim hem de ekibin huzuru için önemliydi. basra'ya kadar elinden gelen yardımı yapacak, beni kollayacaktı; ama ondan sonrasına karışmazdı.



hükümdarımız, bakanları ve ona eşlik eden tacirleri ile yola çıktığında ben de onlarla birlikteydim. basra'ya yaptığımız seyahat allah'ın izni ve hükümdarımızın inayetiyle çok kolay geçti. basra'dan sonra, hasan'ın ancak altı ayda aldığı yolu ben, zamanımızın hızlı ulaşım araçları ile altı günde aldım. yanıma, basra'da müneccimbaşı'nın adını verdiği iranlı bir sihirbaz almayı ihmal etmedim. ona cömertçe sunduğum altınlara pek itibar etmese de, benimle gelmeye karar vermesinde etkili olmuştur. hint okyanusu'nda gemiyle giderken bir kez fırtınaya yakalandık, çok şükür, merhameti büyük olan allah yola devam etmemi istedi, kurtulmayı başardık. karaya çıkınca, basralı hasan'ın dediği gibi, sihirbazı önümüzde yükselen dağın eteklerinde kendi haline bırakmam gerektiğini biliyordum. sihirbazdan biraz uzakta durup, onu izlemeye başladım.



sihirbaz, eşyalarının arasından bakır bir dümbelek ile altınla süslenmiş gümüş bir tokmak çıkardı; tokmakla kösü dövmeye başladı. bana öyle geldi ki bu tılsımlı sesle dağ inildemeye başladı. bir süre sonra yerden toz bulutu kalktı ve hayret, toz bulutları üç güzel deve şeklini aldı.



ben bu develerden en alımlısına bindim; sihirbaz ve diğer develerle birlikte yola çıktık. yedi günlük bir yolculuğun ardından kızıl altından dört sütun tarafından desteklenmiş kubbeli bir bina gördük. bu güzel sarayda bir hükümdarın kızları oturuyordu. hasan demiş ki; "bu kızlar, seyyaha gideceği yeri unutturmaya çalışır, aman dikkat!" kızlar beni erkek sandıkları için hafızama müdahale etmek istedikleri oyunlar arsında beni nahoş durumda bırakanları da vardı, ama atlatmayı başardım. orada iyice dinlenip çıktık; yolumuza sekiz gün daha devam ettik. sonunda görmeyi umduğum dağı gördüm. doğudan batıya doğru uzanan bulut kümesi gibi görünüyordu dağ.



hasan'ın yapmamı söylediği gibi develerden birini öldürdüm, derisini yüzdüm, bu derinin içine girip sonra da özenle diktim. beklemeye başladım. peki neyi bekliyordum? bir akbabayı. beni av niyetine kapması gerekiyordu. nitekim, öyle de oldu. kuş gelip beni yukarıya, taa dağın tepesine kadar çıkardı ve avını rahatça yemek için dağa bıraktı. hasan'ın dediği gibi, derhal dışarı çıkıp, çığlıklar atarak onu korkutmayı başardım. bu çığlıkları istanbul'da, komşuların şikayetlerine göğüs gererek talim etmiştim. kuş korkup kaçtı. ben de huzurla dağı keşfe çıktım. tam da hasan'ın dediği gibi burada kemik ve yakacak odun buldum. iranlı sihirbazım aşağıdan seslenerek odunları ona atmamı istedi. ancak sihirbazın ısrarlı taleplerine hiç yüz vermedim. çünkü odunları atar atmaz kıymetli değneklerini alıp beni kaderime terkedeceğini biliyordum.

ne yazık ki kolayca aşağı inmeyi sağlayan bir yol yoktu. ben de hasan gibi dağın diğer tarafından aşağıya indim ve hasan kadar talihli olmayı umarak fırtına dalgalarının beni kumsala taşımasını umdum.

basralı hasan'ın düşlerime girerek, beni niçin bu maceraya davet ettiğini anlamış değilim. bir kez daha düşüme girsin ben de ondan hesap sorayım, diye bekliyorum, ama yok. ancak şundan eminim ki, lusin'in arkadaşları olan sizler de hayatın anlamının belki de bulutlu dağın tepesinde olduğunu düşünebilecek kadar hayalperestsiniz... sizler de merak duygusunun, engellenemez, kaygan kuyusunda yuvarlanmaya teşnesiniz... ve işte bu nedenlerle sizler de benim gibi bir "bulutlu dağ" macerası yaşamak istersiniz, biliyorum:) ama önce bu maceranın geçtiği kitabın adını bulmanız ve talimatlara harfiyen uyup, talihinize güvenmeniz gerek. yüce allah, yarattığı dünyanın anlamını merak eden kullarına yardımcı olsun.
amin.

bundan sonraki maceram, ki gönüllü olursanız sizi de seve seve götürürüm; intiharlar nehri ile sarılmış gece şehri'ne gitmek. ama önce gece şehri sakinlerinin arasında rahatça dolaşabilmemizi sağlayacak maske edinmemiz gerek. yüzümüzü taştan yapılmış gibi ifadesiz; sağır ve körmüşüz gibi anlamsız gösterecek bu aşınmış yüzlere sahip olmamız çok önemli. ama belki öyle umutsuz, öyle mutsuz bir zamanda gideriz ki bize maske filan gerekmez.

3 yorum:

neolitik hanım dedi ki...

bu sefer biraz kazık sormuşsun lusinciğim :) ya da insana bilmediği zor gelirmiş. binbir gece masalları'ndan olabilir mi diye atma hakkımı kullanayım bakayım.

ve biz bir maske bulalım gece şehrine gitmek için. umutsuz, mutsuz zamanlar olmasın, olursa da cabucak gecsin gitsin.

lusin dedi ki...

neo candır!
senin bambi'den esinlenip, pek beni güldüren şekliyle söylediğin gibi, can'sın yani:)

neocan,
geciktim, hiç kusuruma bakma. atilla'yı bekledim, ki o pek düşkündür böyle yazılara. gelmeyince de küstüm ona. ve kalbimde sizler için bir sevgi düzenlemesi yapıyorum, ki elmas terazim var bunun için, çok hassas, aldım atilla'ya ayırdığım sevginin tamamını, senin bölgene yığdım. yani öyle terazi filanla da uğraşmadım. sana olan sevgim bir süt gibi taşıyor şimdi. atilla bölgesinde ise zehir gibi acı ve kapkara bir sızıntı kaldı. oh olsun ona ve haleluya! haleluya neocan'a!

akıllı, komik, baldan tatlı neocan, bilmişsin! evet! aferin sana! yok, vazgeçtim gece şehrine gitmekten. arşiv sorumlusu olarak çalıştığım emniyet müdürlüğündeki görevim göz açtırmıyor bana bu aralar. çok sıkı çalışıyoruz.

sana bir hediye olarak, halid'e ayırdığım sevgileri de veriyorum. kocaman seviyorum seni şimdi. diyelim, benden birkaç tane dolaşıyor buralarda ya, atilla olsun, halid olsun, onlara küçücük görünüyorum, ki yakında tümden kaybolmam an meselesi, sana karşı ise bir sevgi devine dönüşmüş durumdayım, ki senin aklına quasimodo mu gelir benim aklıma kar adamı yeti mi? onlardan işte.

bay!

neolitik hanım dedi ki...

ahh! ben kaç gündür bakmadım buraya tabiy, büyük eşşeklik! halbuki sevinçten havalara uçuracak şeyler yazmışsın benim için. hak ediyor muyum diye düşünmüyorum hiç, banane banane, sen yazdıysan öyledir, "akıllıyım, komiğim, baldan tatlıyım" işte :p

kar adamı yeti olur, quasiomodo olur, king kong oluuur, sen nasıl seversen.

ayrıca lusin de candır! :)